30 Aralık 2009 Çarşamba

Elif Şafak'tan tadımlık bir kitap Kağıt Helva


Yazı yazmayı bir yolculuk olarak gören yazar Elif Şafak, 15 yıllık yolculuğunu bir alıntı kitabı olan Kağıt Helva'yla süsledi. Şöyle bir durup da geçtiği yollara "neler yazmışım, kalemimden neler çıkmış" diye bakmak isteyince tüm kitaplarını satır satır taradı ve içtenliği olan alıntıları derledi. Aşk, insan, yolculuk, varoluş, inanç... gibi dokuz bölümden oluşan kitap için "Kağıt Helva daha evvel Türkiye’de yapılmamış, tadımlık bir kitap. Karın doyurmak değil amacımız, ağız tatlandırmak, zihin tatlandırmak, gönül tatlandırmak. 'Kağıt' ile 'tatlı'nın birlikteliğini sevdim. Çocukluğumuza kadar uzanan sıcacık bir çağrışımı var. Kağıdın üzerine konmuş birkaç tatlı kelam olmasını arzu ettim" diyor.



Aşk, çok fazla ilgi gördü. Belki de daha önce kitaplarınızı okumayanlar sizi ilk kez Aşk’la tanıdı. Kağıt Helva, bu tür okuyuculara kendinizi tanıtmak için yapılan bir çalışma mı oldu?
- İlk romanım Pinhan’dan bu yana beni takip eden kemik bir okur kesimi var. Ayrıca daha sonra Mahrem ya da Araf romanıyla ilk defa okumaya başladı kimileri. Ya da Bit Palas, Baba ve Piç veya Siyah Süt ile. Yani farklı okurlar bu edebiyat yolculuğuna farklı duraklarda katıldılar. Her romanla beraber biraz daha genişledi okur sayısı. Evet, kimileri de ilk defa Aşk ile beni okumaya başladı, şimdi geriye giderek diğer romanları okuyorlar. Kağıt Helva bütün bu farklı duraklar arasında bir bütünlük kuruyor. Bu anlamda çok özel bir kitap. Bir yazarın geçtiği yolları gösteren bir yol haritası gibi.

KİTAPLARI SATIR SATIR YENİDEN OKUDUM

İlk kitabınız Pinhan olmasına rağmen Kağıt Helva, Araf ve Aşk’tan alıntılarla başlıyor. Onlar sizi daha mı çok etkilemişti?
- Kağıt Helva’da bugüne kadar yazdığım dokuz kitabımdan seçme alıntılar var. Bunları kronolojik bir sıraya sokmadık. Onun yerine, daha doğal, daha samimi bir akış oluşturduk kitapta. Şu çok dikkatimi çekiyor: Baktığım zaman her kitabımın bir öncekinden çok daha farklı olduğunu görüyorum. İçerik farklı, üslup farklı, enerjisi farklı. Kendini kolay kolay tekrar etmeyen bir yazarım.
Kitabı aşk, insan, yolculuk, varoluş, inanç... gibi dokuz bölüme ayırmışsınız. Bu başlıkları ve sıralamasını ne düşünerek hazırladınız? Örneğin sizce aşk, insanın hayatında daha ön sırada gelen bir kavram mı?
- Aşk benim için temel bir kavram. Sadece benim için değil ki... Bence kainatın özü aşk. Yaradılışımızın gayesi aşk. İnsanın aradığı derya aşk. Hani romanda derviş diyor da, “Hepimiz tamamlanmamış bir sanat eseriyiz. Ömrü hayatımız tamamlanmaya çalışmakla geçiyor. Ve bizi tamamlayacak olan yegane öz aşk.” O yüzden Kağıt Helva’da bu temayı başa aldık. Ama onun dışındaki temalar arasında bir hiyerarşi kurmadık. Her biri önemli. Yolculuk da kadınlık da inanç da varoluş da.
Alıntıları seçmek için tüm kitaplarınızı yeniden altını çizerek okudunuz mu? Bu ne kadar zamanınızı aldı?
- İlk kitabımın yayınlanışından bu yana 15 sene geçti. 15 senedir yazdığım hiçbir kitabı sonradan dönüp okumadım. Hep ileriye baktım, henüz yazmadığım kitaba. Fakat işte bu sene ilk defa öyle bir ruh hali geldi ki, durup “neler yazmışım, kalemimden neler çıkmış” bakmak istedim. Kağıt Helva’yı hazırlarken Doğan Kitap'taki editörümle beraber yüzlerce alıntı taradık. Satır satır yeniden okuduk. En zoru bunlar arasından seçmek oldu. Ama çok keyifli bir çalışma oldu bizim için. Okurların da seçilen alıntıları seveceklerini umut ediyorum. Hem derinliği hem içtenliği olan alıntılar bunlar.

BAZI ALINTILAR BENİ DE ŞAŞIRTTI

İncelemeyi yaparken “Ben bunu nasıl yazmışım” ya da “Şuraya şunu eklemeyi unutmuşum” dediğiniz bölümler var mı?
- Elbette. “Ben bunu nasıl yazmışım?” dedim, hem de pek çok kez. Çünkü ben kendi yazdıklarımın sahibi değilim, kelimelerimin efendisi değilim. Öyle okurlar var ki benden çok daha iyi biliyorlar kitaplarımın katmanlarını. Ben o kadar “bilinçli” ve “akılcı” yazmıyorum ki. Roman yazarken sanki sarhoşum, çoğu zaman öyle bir sezgisel akışa kendimi bırakarak yazıyorum. O yüzden seneler sonra dönüp bakınca beni de şaşırttı kimi alıntılar. Mesela Mahrem’de şişman kadının çözümlemelerini şaşırarak okudum. “Elim neler yazmış” dedim.
Alıntıları yapmadan önce favori kitabınız hangisiydi, şimdi hangisi?
- Her kitap yeni bir yolculuk, bir tazelenme demek benim için. YazdıKlarım arasında favori kitabım yok. Öyle bir ayırım yapamam. Ama illa da bir tercih sorarsanız tek bir şey söyleyebilirim: henüz yazmadığım roman favori romanım.

RESİMLE KELİMELER DANS EDİYOR

Neden resimli bir kitap hazırlamayı tercih ettiniz?
- Kağıt Helva sadece içeriğiyle değil, estetiğiyle de çok özel ve özenli bir çalışma. Bu kitabın tasarımını Uğurcan Ataoğlu yaptı. Aşk’ın kapağının tasarımı da ona ait. İçindeki resimler ise uluslararası sanatçımız M.K. Perker’e ait. Ve onlarla çalıştığım için kendimi şanslı sayıyorum. Bence bu kitap sunumuyla da değerlendirilmeli. Resim ile kelimenin dans ettiği bir kitap bu. Biz kültür olarak eskiden bunlara dikkat ederdik. Bugün hangi müzeye giderseniz gidin, eski el yazmalarına bakın, muhteşem bir süsleme sanatımız vardı. Haritalarda, el yazması kitaplarda... içerik kadar sunum da önemliydi. Zaman içinde estetiği ihmal ettik. İçerik kadar estetiğe de kıymet veren kitaplar yazmak istiyorum.
“Dostluğumuz süresince nadide bir güzelliği paylaştık; durmadan birbirini yansıtan...” diye devam eden kitabın son alıntısında okuyucunuza mı mesaj gönderiyorsunuz?
- Hayır, bir mesaj vermiyorum. Bence bir kitabı binlerce, hatta milyonlarca insan okur ama herkesin okuması tek ve biriciktir. Kimsenin okuması kimseninkine benzemez. O yüzden yazarların okurlarına mesaj vermemesinden yanayım. Okur kendisi bilir, kendisi karar verir.
“Ben” bölümündeki resimde kendisiyle yüzleşen bir kedi görüyoruz. “Sen”de ise başka bir kediyi izliyor aynı kedi. Buradan izleyiciyi izliyorsunuz diye algılayabilir miyiz?
- Ben okurlarımı “ruhdaşım” olarak görüyorum. Bu dışarıdan bakanların kolay kolay anlayamayacakları bir ruhsal, duygusal ve zihinsel paylaşım. Kalpten kalbe bağlar var ve bu bağlar kelimelerle kuruluyor. Okurlarla zaten sürekli ve dinmeyen bir sohbetim var. Edebiyat etkinliklerinde, imza günlerinde canı gönülden dinliyorum onları. Ne söylediklerini, sorunlarını, arzularını, kırgınlıklarını dinliyorum. Her yazarın özünde iyi bir dinleyici olması gerektiğine inanıyorum.


(Deniz İnceoğlu - Hürriyet Gazetesi sayfa 6 - 22.12.2009)

24 Aralık 2009 Perşembe

Yılbaşı alışverişini müze mağazalarından yapın

Yılbaşı yaklaştıkça hediye alma telaşı da ister istemez arttı.
Kime ne alacağınıza karar vermek, bir de bunları gidip almak için sadece iki haftasonunuz var!
İşin en kötü tarafı da onlarca dükkanı talan ettikten sonra hiçbir şey bulamamak.
Ben size bu konuda daha farklı bir şey önermek istiyorum. Hediyelik eşya dükkanlarını, giyim kuşam mağazalarını gezmek yerine neden müze mağazalarını incelemiyorsunuz...
Her birinde aklınıza gelmeyecek kadar, envai çeşit obje var. Hem de hepsi birbirinden güzel. En önemlisi de her keseye uygun çeşit olması.
Örneğin Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi’nin (SSM) mağazası geçici sergiler ve daimi koleksiyonlardan esinlenilerek oluşturulan özgün obje ve eşyalarla dolu. Neler yok ki; mineli gümüş kolyeler, İznik çinisi lake çerçeveler, Beykoz çay bardakları ve kahve fincanları, cam takılar, eşarplar...
Bir de Salvador Dali tutkunları için “İstanbul’da Bir Sürrealist: Salvador Dali” sergisinin kataloğu, kupası, fincanı, mumu, yastığı ve tabakları hâlâ satılıyor. Hem de yüzde 50 indirimde! Kupalar 10, ajandalar 9.90, defterler 14.90 ve kalemler 4 TL.

ÇOCUKLARI UNUTMAMIŞLAR

Peki ya İstanbul'un göbeğindeki İstanbul Modern'de neler var?
Boğaz manzaralı rengarenk dükkanında dolaşırken gözüme her yaşa uygun hediyeler takılıyor. Özellikle hâlâ devam eden Sarkis sergisi için özel hazırlanmış el işi gümüş kafesten kolye ve küpeler çok göz alıyor. Hele bir de önce sergiyi gezmişseniz daha da bir ilgi çekiyor. Kolyeler 95, küpeler de 45 TL. Bunun dışında koleksiyondan Fikret Mualla, Fahrelnissa Zeid gibi önemli sanatçıların işlerinden esinlenilerek yapılmış yastık, Amerikan servis setleri ve bardak altlıkları var. Yastıklar 100-120, bardak altlıkları 6, amerikan servis setleri 15 TL.
Bu arada çocukları da unutmamışlar. Seyahat sanat setleri, yastık setleri ve t-shirt'ünü kendin boya setleri de satılıyor. Fiyatları da 25-45 TL arasında değişiyor.

BİR ŞANS VERİN

Müze mağazasını çok sevdiğim yerlerden biri de Santralistanbul'un Santraldükkan'ı. Koleksiyonundaki eserlerinde yanı sıra Silahtarağa Elektrik Santralı’na ait tarihi fotoğraf ve teknik çizimler gibi çeşitli değerleri ürünlerine taşıyor. Çağdaş sanat, tasarım ve enerji birlikteliğini ürünlerine taşıyan ana galeri binasının giriş katındaki Santraldükkan'da 10 liraya kırmızı ipli defter, 15 liraya boya kalemleri, 5 liraya magnet ve bardak altlığı, 30 liraya şahane desenli önlükler bulmak mümkün. Bir de benim en sevdiklerim "Bir şans ver" ürünleri. Çeşitli tabak ve kupaların defosu varsa tam o bölgeye bir nokta koyuyorlar ve kırmızı bir çizgi çekip tepesine "Bir şans ver" yazıyorlar. Sanki pet shopta yavru bir kedi görmüşüm ve eve götürmek istiyormuşum gibi bir his uyanıyor içimde.

(Deniz İnceoğlu - Hürriyet Keyif 19.12.2009)


10 Aralık 2009 Perşembe

17 yaşında Yıldız Kenter’le tek başına oynamak

Geçen pazartesi akşamı Kenter Tiyatrosu’nda Kraliçe Lear’ın galasına gittim. Daha oyunun başlamasına 20 dakika vardı ama balkonda bile oturabilmek için zor yer buldum. Zaten birkaç dakika sonra merdivenler bile dolmuştu. Kimler yoktu ki; Tarık Akan, Memet Ali Alabora, İzzet Günay...
Gitmeden önce konusunun yaşlanmak ve kuşak farklarından çıkan çatışmalar üzerine olduğunu okuyunca ne yalan söyleyeyim bir an içim sıkılmıştı. Ama oyunu izlemeye başlayınca bunun tamamen bir önyargı olduğuna karar verip kendime çok kızdım. Çünkü oyun, konusundan beklenmeyecek kadar eğlenceli, ritmik ve akıcı.
Bir de sahnede oyuncular dışında bir çello var ki, şahane. Çalınan notalarla Yıldız Kenter’in canlandırdığı Jane karakterinin sıkıldığı, sinirlendiği ya da karmaşa yaşadığı anlarda devreye girip kafasında geçenleri anlamamızı sağlıyor.

KENTER’İN PARTNERİ GİBİYDİM
ÖĞRENCİSİ DEĞİL

Gala olmasına, yani oyun henüz birkaç kez sahlenmiş olmasına rağmen her şey mükemmel gidiyor. Belki de balkondan izlediğimden 15 yaşlarında bir karakter olan Heather’ı canlandıran kişiyi önceleri 25 yaşlarında biri sanıyordum. Ama ilerleyen sahnelerde sesine ve yüzüne iyice dikkat ettiğimde gerçekten de 18’in üstünde olmayacağını anlıyorum. Anlıyorum anlamasına da, aklım yine de bir türlü kabullenmiyor. Çünkü iki kişilik tek perde 90 dakika bir oyunda, hem de Yıldız Kenter’in karşısında bir kere bile dili sürçmeden bitiriyor rolünü.
Ertesi gün hemen telefona sarılıp gerçek yaşının 17 olduğunu öğrendiğim Sedef Şahin’le iki çift laf ediyorum ve bakın neler anlatıyor: “Dört yıldır Pera Güzel Sanatlar Lisesi’nde eğitim görüyorum. Ailemde izleyici olmanın dışında tiyatroya profesyonel ilgi yok. Ama ben ilk tecrübemi 9 yaşında bir reklam filminde yaşadım. 13 yaşından sonra da Belalı Baldız, Sevgili Dünürüm gibi dizilerde çalıştım. Ama asıl hedefim ve aklımın olduğu yer hep tiyatroydu.”
Sedef Şahin, geçen yaz Kenter Tiyatrosu’nun seçmelerini duyunca hemen başvurdu. 148 kişi arasından son ikiye kaldı. Aslında iki kişi dönüşümlü oynayacaklardı ama diğer seçilen kişi hastalanıp bir daha da gelmeyince Sedef bu işe tek başına devam etti: “İki kişilik bir oyun olması çok büyük bir şanstı. Çünkü Yıldız Hoca artık konservatuvarda ders vermiyor. Ondan bir şeyler öğrenebilme fırsatı beni çok mutlu etti” diyor sevincini anlatırken. Oyunu sadece bir buçuk ayda çıkarmışlar. Yıldız Kenter, ona kendisini rahat hissettirdiği için bu kadar başarılı olduğunu savunuyor: “Bana güvendiğini hep hissettirdi, 17 yaşımda ve ilk profesyonel tiyatro deneyimim olduğunu hiç hissettirmedi. Her zaman onun partneri gibiydim, öğrencisi değil.”

HOBİSİ HALI SAHADA MAÇ YAPMAK

Geçen hafta galaya katılan oyunun yazarı Eugene Stickland ise onun için şöyle diyor: “Yıldız Kenter’le aynı sahneyi tek başına paylaşan genç oyuncuyu kutlarım. Hem üstesinden gelmesi zor bir rolü çok başarılı sahneledi, hem de böyle usta ve büyük bir ismin önünde hiç amatör durmadı.”
Tiyatro bizim için hobi olsa da Sedef için artık profesyonel olduğu bir alan. Onun hobisinin ne olduğuna ise inanmayacaksınız... Futbol!
3 yaşından beri futbol oynuyormuş. Üstelik büyüyünce de bundan vazgeçmemiş. Hâlâ halı sahada erkek arkadaşlarıyla maç yapmaya gidiyor. Maça gidemediğinde ise mutlaka evde seyrediyor.
İlk oyun 3 Ocak’ta. Sonrasında 5-10 Ocak tarihleri arasında sahnelenecek. Kapalı gişe oynayan Kraliçe Lear’a şimdiden bir bilet almanızı şiddetle tavsiye ederim. Tel: 0212 247 36 34.


(Deniz İnceoğlu - 12.12.09 - Hürriyet Keyif)

3 Aralık 2009 Perşembe

Zeynep Tanbay Dans Projesi 10. Yılında


Türkiye'de dans alanında pek çok şekilde öncülük yapan Zeynep Tanbay'ın kurduğu Zeynep Tanbay Dans Projesi (ZTDP) 10. yılını kutluyor. İlk beş yıl, proje bazında değişik dansçı ve koreografları bir araya getirerek çalışan ardından 2005-2006 sezonunda, Akbank’ın desteği ile ZTDP, topluluk olarak yeni bir döneme giren ekip10 Aralık'ta Caddebostan Kültür Merkezi'nde yeni projesi Araz'ı sahneleyecek. Biletler 17-27 TL.

Zeynep Tanbay Dans Projesi 2000 yılında, Zeynep Tanbay Amerika'dan döndüğünde Türkiye'de bir topluluk kurma fikriyle oluştu. Ancak o yıllarda ekonomik ya da mekan açısından böyle bir topluluk kurmanın zor olduğunu bilen Tanbay, proje bazında toplanan bir grup oluşturdu. Dansçılar çoğunlukla Stuttgart ya da Münih Bale gibi topluluklardan yani Avrupa'dan geliyordu. Sürekli proje bazında toplanıp dağılıyorlardı. Grup, Akbank Sanat'ın altıncı katındaki stüdyoda çalışmalarına başladı: "Çalışacak bir stüdyomuz vardı ama tabii ki zorluklar çekiyorduk. 2003'te Akbank, Zeynep Tanbay Dans Projesi'nin sponsoru oldu. Bu durum Türkiye'de önemli bir değişiklikti. Çünkü genelde tiyatro ve orkestralara tanınan bu avantaj, ilk defa dans konusunda oluyordu. Dans ne yazık ki her zaman üvey evlet muamelesi görüyor."
MİLAT YAPTIK
Ekip sonunda 2005-2006 sezonunda proje bazında çalışmaya son verip İstanbul'da sürekli var olan bir modern dans topluluğu haline geldi. Yani sadece proje için değil, her gün çalışabilen bir grup oldular. Kadrolu 10 dansçısıyla kendi repartuvarlarını oluşturup bunları yurtiçi ve yurtdışı turnelerine çıktılar. Akbank çatısı altında oluşan bu durumu Zeynep Tanbay bir milat olarak görüyor: "Bunun bir diğer artısı da dans atölyeleri. Böylece sürekli izleyicilerimiz artık dansçıları takip edebiliyor, onlar hakkında yorum yapıyorlar. Biz de hem dansçı, hem de eğitmen yetiştirmeye devam ediyoruz. Örneğin cumartesi günleri üç farklı yaş grubunda çocuklara eğitim veriyoruz. Bu sayede gelecek neslin dansçılarını ve dans izleyicilerini yetiştiriyoruz. Kimse Zeynep Tanbay Dans Projesi denince kişiye özel algılamasın, içinden meyvaların çıktığı çok güzel bir topluluk bu."

Zeynep Tanbay
TEDİRGİNLİK VE BİLİNMEZLİKLERİ ANLATIYORUM
Araz'ın ne olduğunu açıklamak istemiyorum. Çünkü dansla anlatım başka bir dil, izleyiciyi çerçevelemek gereksiz. Bu projede sahneyi parçalara böldüm, 10 ayrı parça var. Bu durum sahnenin üzerindeki dört bantla belirgin bir şekilde görülüyor. Bunlarla hayatın bize verilen kırmızı çizgileri ve içindeki tedirginliğimizi anlatmak istedim.
Toplamda 14 bölümde 20 dans olacak. Hepsi birbirinden farklı dünyalara açılıyor. Ama bütününe bakıldığında hepsinde aynı tedirginlik, bilinmezlik, yaşama karşı soru işareti, sınırlandırılmış ve bir şeyin içine sıkıştırılmış mekanlar görülüyor. Geneline dünya diye bakarsak, sınırları yani kırmızı çizgileri kıtalar, ülkeler, şehirler, mahalleler, evler, evlerin odaları gibi parçalanmış, bölündüğümüz yerler olarak görüyorum. Bir de oradaki insan ilişkileri ve yaşamlarını. Ama tabii ki izleyenler hiç de böyle hissetmeyebilir.
Araz da benim daha sonradan bu konuyu çıkardıktan sonra bir yerde okuduğum bir şey. Bunu da izleyiciye bıraktım. Merak edenler araştırdığında pek çok araz olduğunu görecek. Ne olduklarını bulmalarını istiyorum. İzledikleri dansa göre "Bence araz budur" diye gönderenler arasından doğru cevabı bulanlara küçük bir ödülümüz olacak.
Kostümlerimiz insanı temsil edecek. Bu konuda Network destekçimiz oldu. Sahnede dansçıdan çok, dans eden sıradan insanlar olacak. Yani klasik bir topluluk formatının dışındalar. Çünkü herhangi bir yer ve zaman mesajı verip izleyiciyi bir yere çekmek istemedik. Evrensel olmalıydı.
Danslarımıza yine vazgeçilmez bestecilerim Philip Glass ve Yann Tiersen ile Reich- remixed, Burhan Öcal ve Baba Zula eşlik edecek.

ARAZ NE DEMEK OLABİLİR
Zeynep Tanbay, yeni projesinin Araz ismini, koreografiyi çıkardıktan sonra bir yerde okuduğu yazıdan etkilenerek bulmuş. Şimdi bunun ne demek olduğunu merak eden izleyicinin dansı izledikten sonra tahminde bulunmasını istiyor. İzledikleri dansa göre "Bence araz budur" diye gönderenler arasından doğru cevabı bulanlara küçük bir ödül de verilecek. İşte size internette bulduğumuz çeşitli "araz" anlamları...
*Kahraman Tazeoğlu'na ait bir şiir.
*Yine Kahraman Tazeoğlu'na ait bir kitap.
*Hastalık belirtileri, semptom
*Arapça anlamı devamlı olmayan ve başkalarına bağlı olarak yer tutabilen şeydir. Renkler, oluşlar, kokular, sesler bunlara örnektir.
*Esenlik, mutluluk; sel, Akıntılı su; Bir tür ot; Soğuk; Belirti, işaret.
*Hem erkek, hem de kızlar için kullanılan özel isim.
*Azerbaycan'da ayrılığı anlatan bir halk türküsü.
Deniz İnceoğlu (29.11.2009 - Hürriyet Keyif)

Hayatın pi'ye alındığı yer

İlk kez 2004'te Küçük Parmakkapı Sokak'ta boy gösterdiler. Kurucusu Engin Yaşar burayı açtığında fizik öğrencisiydi. Belki de bu yüzden aklından ve defterinden silemediği "pi" sayısını isim olarak seçti kendine. Altı katlı Kafe Pi o kadar sevildi ki, üç ay sonra gittiğinizde duracak yer bile bulamıyordunuz. Peki neydi onu bu kadar sevdiren?
Bence tamamen kime hitap ettiğini bilmesi ve ona göre kaliteli işler yapmasıydı. Takım elbiselilerle üniversite öğrencilerinin birarada eğlenebildiği bir yer sizce de muhteşem olmaz mı... Ama tabii ki buranın şahsına munasır özel kokteyllerini de unutmayalım. "Mahşerin Beş Shotlısı"nı ya da "biratek"i İstanbul'da bilmeyen yoktur herhalde...Varsa da artık lütfen kalmasın!
Ve dokuz ay sonra burası büyüdü büyüdü büyüdü ve Beşiktaş'ta şube açtı. İlkine göre daha bir restoran havasında olan mekanda da akşam yüksek sesli müziğe geçiliyor.
Sanki hamile kalıp da doğruyormuş gibi Kafe Pi Grup, yine dokuz ay sonra Emek Sineması'nın arka tarafındaki köhne barların bulunduğu sokağı Küçük Beyoğlu'na dönüştürdü. Anlat anlat bitmiyor diyeceksiniz ama yine dokuz ay sonra Tünel ve Asmalımescit'teki şubeleri de açtılar; Kafe Pi Lounge ve Kafe Pi Tünel Bistro. Markayı büyütmek ve kalitesini daha da iyi kanıtlamak için geçen yaz sonu Tanışarock adında bir festival de düzenlediler. İlkini olmasına rağmen yaklaşık dört bin kişi takip etti. Bu sayı eminim gelecek sene çok daha fazla olacak. Çünkü alıştığımız festivallerden çok farklı.

10 YILLIK BRONX
BRONX Pİ SAHNE OLDU

Kafe Pi Grup'un Beyoğlu'na attığı son bomba da Bronx oldu. Geçen haftalarda 40 yıllık Bronx bir anda Bronx Pi Sahne'ye dönüştü. Peki nasıl oldu da yadigar Bronx'u da alıp Bronx Pi Sahne yaptılar merak ediyor insan. Hatta "Yok artık" diye tepki verenler bile var. Meğer Bronx'ta işler pek de iyi gitmiyormuş. Tabi Pi'de bu fırsatı hemen değerlendirmiş. Eski karanlık ve biraz da sevimsiz Bronx'un yerine yüzde 80 yabancı grupların sahne aldığı renkli bir mekan yapmışlar. Ama buraya diğer mekanlardaki gibi sadece konser izlemeye gidilmiyor. Çünkü izleyiciler başka yerde içip de sonra buraya gelmesinler diye fiyatlar çok uygun tutulmuş. Neredeyse diğer mekanların yarısı kadar. Örneğin vestiyer ücretsiz, bira 5, votka 10, shotlar 6 lira. Ayrıca konser biletine bir içki dahil gibi bir promosyon da yok. Bunun yerine bütün gece herkese özel shotlarından dağıtıyorlar. Mesela tadı muhteşem olan Tipitip bir anda masanıza gelebilir.
Mekanda yaklaşık yedi aylık bir çalışmanın sonucunda modern bir dekorasyon hazırlanmış. Ve yine Pi'nin her mekanı gibi burası da hemen doldu taştı. Geçen haftaki konserde 700 kişi vardı. Hazırlanan ses sistemi de gerçekten çok iyi, her enstrümanın sesini gayet net alıyorsunuz. Sahnesi de eskisine nazaran biraz daha geniş. İşte bu sahnede bugün İngiltere'den yayın yapan saygın internet sitelerinden; brightonmusicscene.com sitesi tarafından "Gelecek vaat eden, en başarılı disco gruplarından" diye bahsedilen Transformer var. Konser biletlerini her Kafe Pi mekanından ve Biletix'ten alabilirsiniz.
Bu arada mekanlarda kolunda pi işaretinin dövmesi olan birilerini görürseniz, bilin ki fanatik işletmecilerden biridir.
Deniz İnceoğlu (28.11.2009 - Hürriyet Keyif)

2 Ekim 2009 Cuma

Gülmek mi, ağlamak mı


Bimeras Kültür Vakfı'nın üç yıldır düzenlediği iDans, 10 Ekim'de başlıyor. Fransa, İngiltere, Estonya, Bulgaristan, İspanya, Japonya ve Türkiye’den çağdaş dans ve performans alanında öne çıkan yaratıcı, yenilikçi isim ve eserleri İstanbul’da ağırlayan festival bu kez “Gülmek-Ağlamak” teması üzerinde duracak. Toplam 13 eserin sahneleceği festivalin açılışını ise New York'tan Nature Theater of Oklahoma (Oklahoma Doğa Tiyatrosu) "Romeo ve Juliet" ile Üsküdar Tekel Sahnesi'nde yapacak. Ama sakın "Yine mi Romeo&Juliet" diye düşünmeyin. Çünkü bu kez konu farklı. O büyük aşkın yerini, iki kahramanın hikayesinden aklımızda kalan sorular dolduruyor.
Gülmek ya da ağlamak... Ruhumuzun yaşadığı önemli ikilemlerden biri. Her sezon farklı bir konuyu işleyen iDans, bu kez bedenin bu ikilemini sahneye taşıyor. “iDANS programında yer alan tüm yapıtlar, duyguların hem biyolojik hem de sosyal ontolojisini onaylayan, bunların düşünce ve inançtan ayrılmazlığını belli eden birer müdahaledir” diyor iDANS küratörleri Aydın Silier ve Gurur Ertem. Ve bu müdahaleleri anlatmak için Amerika'dan Nature Theater of Oklahoma, Fransa'dan Martine Pisani ve Mathilde Monnier (Fransa), İspanya-İsviçre'den La Ribot, Fransa'dan Rachid Ouramdane, Japonya'dan Zan Yamashita, Bulgaristan'dan Ivo Dimchev ve Estonya'dan Nele Suisalu-Florent Hamon-Nicolas Gastard'ı davet etmişler. Festivalde ayrıca henüz açıklanmayan üç sürpriz performans daha olacak.

KAFKA'NIN YOLUNDA İMKANSIZ DURUMLAR

Festivalin açılışını, 10 Ekim'de Üsküdar Tekel Sahnesi'nde Nature Theater of Oklahoma yapacak. Pavol Liska ve Kelly Copper'in yönetimindeki topluluk, ismini Kafka’nın Amerika adlı romanından almış. Romanın kahramanı Karl, yeni bir hayat arayışıyla Amerika’ya gelir, bir sürü kötü işten diğerine savrulur ve çok kötü bir durumdadır. Sonra “Nature Theater of Oklahoma”nın iş ilânını görür. Herkese göre bir işleri vardır, deneyimli olana, olmayana. Ayrıca trompet çalan melekleri olan oldukça tuhaf bir tiyatrodur bu. Yani çok da gerçekçi olmayan bir atmosferdir. Sonunda Karl’ın kurtulup kurtulmadığını bilemiyoruz çünkü roman tamamlanmamış. Sadece en sonunda Karl’ın Oklahoma’ya doğru bir trende olduğunu biliyoruz. Oklahoma ayrıca, Pavol Liska'nın da 18 yaşındayken yalnız başına Slovakya’dan Amerika’ya geldiğinde Karl’ınkine çok benzer bir durumda ilk yaşadığı yermiş.
Prestijli Off-Broadway Tiyatro Ödülü OBIE’nin sahibi olan topluluk, birlikte yarattıkları ilk dans yapıtları Poetics: a ballet brut’den bu yana “Nasıl yapacaklarını bir türlü bilemedikleri” eserler üretmeye ve kendilerini imkânsız durumlara sürüklemeye odaklanmış.

ROMEO & JULIET'TEN AKLINIZDA NE KALDI

Nature Theater of Oklahoma'nın sahneleyeceği eserin ismi duyulunca "Yine mi" dedirtecek cinsten: "Romeo ve Juliet". Ama içeriğine bakıldığında bizim bildiğimizden çok farklı olduğu ortaya çıkıyor. Topluluk bu efsanevi aşka şu sorularla yaklaşıyor: "Sizin Romeo ve Juliet hikâyeniz nedir? Önce kim kime aşık olmuştu? Hiç sevişmişler miydi? Kim kimi öldürmüştü? Doğurduğu tüm klişelere, her türlü yeniden ve bazen de yanlış yorumlanmalarına rağmen, bu hikâye neden hâlâ bu kadar etkileyici..."
Aşka dair bu klasik öyküyü yeniden ele alan Nature Theater of Oklahoma bize tiyatronun tiyatrosunu, yorumun yorumunu izlettirecek diyebiliriz. Tiyatronun yöneticilerinden Kelly Copper ise neden Romeo ve Juliet'i seçtiklerini şöyle anlatıyor: "İlk olarak, bir aşk hikayesi anlatmak istemiştik çünkü bu birtakım deneysel tiyatro sanatçıları için pek 'cool' olmayan bir konu. Hep yasak olana çekim duyuyoruz. Bu da iyi bir başlangıç noktası gibi gözüktü. Pavol insanlardan bir aşk hikâyesi anlatmalarını istediğinde Romeo ve Juliet bir referans ya da mihenk taşı olarak belirdi. O da bu hikâyeyi anlatmalarını istedi. Herkes bu hikâyeyi farklı hatırlıyordu ama herkesin bir anısı, bir izi vardı. İzleyici salona girdiğinde onlarla ortak bir şeyimiz olmasını istiyorduk. Sonuçta bu hikayeyi hepimiz biliyoruz. Ya da biliyor muyuz? Hikâyenin kendisi değil yol açtığı diyalog beni daha çok ilgilendiriyor. Bu hikâyeyle hepimizin paylaştığı daha derin bir şeyi nasıl yakalayabiliriz üzerinde duruyoruz."

SEYRETTİĞİNİZ GÖSTERİ KADAR İNDİRİM KAZANIN
10-31 Ekim tarihleri arasında yapılacak olan iDans gösterimleri Garajistanbuş ve İstanbul Devlet Tiyatrosu Üsküdar Tekel Sahnesi'nde yapılacak. 20-60 TL fiyat aralığında olan biletler, Biletix, Garajistanbul gişesi ve etkinlik öncesi gösteri mekanlarından alınabilecek. Ayrıca seyircilere festivalde seyrettikleri gösteri sayısına göre indirim sağlanacak.

FESTİVALDE NELER VAR
10-11 Ekim Nature Theater of Oklahoma - Romeo and Juliet 16 Ekim Nele Suisalu, Florent Hamon, Nicolas Gastard - Ball 17 Ekim Martine Pisani - Sans 18 Ekim (sürpriz etkinlik/performans) 21-22 Ekim Zan Yamashita - It is written there 24 Ekim Rachid Ouramdane - Far... 25 Ekim (sürpriz etkinlik/performans) 27-28 Ekim Mathilde Monnier & La Ribot - Gustavia 29 Ekim La Ribot - Laughing Hole 31 Ekim Ivo Dimchev- Concerto.
(Deniz İnceoğlu - 3.10.2009 - Hürriyet Keyif)

18 Eylül 2009 Cuma

Shakespeare’den asla modası geçmeyen aşk tartışmaları



Sonunda eylül ayının ortasına geldik de tiyatrolardan da neler sahneleyecekleri hakkında haberler gelmeye başladı.
İlk güzel prova haberi Aysa Prodüksiyon’undan; “Aşk Sözleri”.
İçinde Romeo ve Juliet, Hırçın Kız, Othello, III. Richard, Kısasa Kısas, Macbeth, Hamlet ve Bahar Noktası’ndan derlemeler olan bir oyundan neler çıkar siz hayal edin...
Oyuncu ve yönetmen Kemal Kocatürk’ün projesi bu. Konservatuvar yıllarından beri en keyif aldığı yazar olan Shakespeare üzerine o kadar çok çalıştı ve eser sahnelenmesini sağladı ki, sonunda kendisi de onunla ilgili böyle bir oyun yarattı. “Kafamdaki oyunu büyük ustanın yardımıyla kağıda döktüm. Çünkü aşk, herkes için ve de asla modası geçmeyen bir kavram” diyor bu oyuna olan güvenini anlatırken.
Aşk Sözleri’nde sekiz ayrı Shakespeare oyunundan sahneler izleyeceğiz. Ama her bir sahne farklı, küçük birer oyun gibi. Ve her biri karşımıza aşkla ilgili pek çok soru, pek çok tartışma konusuyla çıkıyor: “Aşk, iki kişilik bir örgütlenme şekli midir? Yoksa aşk, hep tek kişilik midir? Karşılıksız çek gibi midir? Yoksa bir oyalanma, gözlerini dünyanın gerçeklerine kapama şekli midir? Kıskançlık bu işin tuzu-biberi midir? Ya da bir başkası tarafından benliğinizin ele geçirilmesi midir?”
Belki de konunun bu kadar güncel olmasından dolayı Kocatürk, Shakespeare’in metinlerinde hiçbir güncelleme yapmamış. Onun oyunlarının izinde aşkı irdelerken sadece oyun aralarına aforizmalarla, zaman zaman kadın erkek ilişkilerinden yola çıkarak kıyasıya tartışmalar serpiştiriyor. Zaman zaman da felsefi boyutta, son derece yalın gibi görünen aşk kavramının ne denli anlaşılmaz, karmaşık, ne kadar derin olduğunu fark etmemizi sağlıyor.
Kocatürk, tüm bunları tartışırken seyircinin asla asık suratla oyundan ayrılmasını istemediğinden bu tragedyaların hepsini komediye dönüştürmüş. Ayrıca Shakespeare’in müthiş zengin dünyasına Ayça Kocatürk’ün müzikleri ve Salima Sökmen’in koreografisi eşlik edecek.

YAPRAK DÖKÜMÜ’NÜN FERHUNDESİ 4 AYRI ROLDE

İki saat sürecek iki perdelik oyunda önemli oyuncular sahne alacak. Son dönemde yaprak dökümündeki performansıyla popüler olan Deniz Çakır, yıllar sonra tiyatroya 4 ayrı karakterdeki başrolüyle dönüyor. Aynı şekilde Mihrace Yekenkülüğ 3, Eren Balkan 3, Ali İl 4 ve Erkan Pekbay 2 rolü üstleniyor. Kemal Kocatürk de ilk kez kendi yönettiği bir eserde sahne alıyor. 9 Ekim’de Muammer Karaca Tiyatrosu’nda izlemeye başlayabileceğimiz oyunun en sevindirici haberiyse biletlerinin bu Çarşamba, 23 Eylül’den, itibaren Biletix ve tiyatro gişesinden satışa çıkıyor olması. Siz de bir an önce sezonun iddialı yapımları arasında yerini alacak Aşk Sözleri’nden yerinizi ayırtın derim.

(Deniz İnceoğlu - Hürriyet Keyif - 19.09.2009)

11 Eylül 2009 Cuma

Bu galeride tek tıkla eser satın alabileceksiniz


Daha önce kültür sanat alanında açılmış pek çok internet sitesi tanıttık ama bu seferki başka türlü. www.galerinternet.com adlı siteyi daha açar açmaz ne kadar hiperaktif, neşeli ve bir o kadar da kullanışlı bir site olduğu anlaşılıyor.
Sitenin ana sayfası bir apartmanın katları gibi tasarlanmış. Her katta farklı bir pencere, bunların içinde de farklı sergiler var. Hangisinden başlasam diye küçük bir kararsızlık yaşayınca yandaki bilgi metinlerini incelemeye başlıyorum. Sol alt pencerede Adnan Çoker, sağ üstte Nazım Hikmet'in bir sözü dikkatimi çekiyor.
Elim ister istemez önceliği Nazım Hikmet'in olduğu pencereye veriyor. İçindense fotoğrafçı Tuna Çiner'in işleri çıkıyor. Sanatçının 1979-1982 yılları arasında Almanya'da gerçekleştirdiği "Baume" (Ağaçlar) adlı fotoğraf serisinin 30. yıl özel baskıları bunlar. Hepsinin üst kısmında isimleri, ölçüleri, özellikleri ve fiyatı yazıyor. Tabi bir de işlerin arkasında duran video görüntüleri var. Burada işlere bakarken aynı anda sokak ve Tua Çiner'i izleyebiliyorsunuz.
En başta kararsız kalıp ikinci sıraya attığım Adnan Çoker'li bölüme giriyorum. Buradan da karşıma Galeri Nev İstanbul'un Edisyonlar isimli karma sergisi çıkıyor karşıma. Bir anda gözlerim faltaşı gibi açılıyor. İçinde kimlerin işleri yok ki; Erol Akyavaş, Mike Berg, Bashir Borlakov, Adnan Çoker, Deniz Gül, Melek Mazıcı, Hale Tenger, Canan Tolon ve Nazif Topçuoğlu. Yapamayacağımı bilsem de yerimden bile kıpırdamadan, bir parmak hareketiyle onların eserlerini satın alabileceğimi bilmek bir anda mutluluk veriyor.
Bu müthiş internet galerisinin gelecek sergisinin tanıtımı da en üst sol köşede yapılıyor. Tasarımcı Ayşe Birsel eskiz defterlerinden seçme desenlerinden üretilen özgün baskıları "Eskiz Defteri" adlı sergide 9 Eylül'den itibaren sergileyecek.

İNTERAKTİF BİR FUAR ALANI
Tam kendimi kaptırmış sitenin içindekileri incelerken bir de sohbet köşesi olduğunu fark ettim. Bakalım birileri var mı diye girdim ki sitenin kurucusu Yılmaz Aysan'la karşılaştım. İsmini yaptığı tasarımlardan, çıkardığı 1968 afişleri adlı kitaptan ya da İstanbul Bilgi Üniversitesi Reklamcılık Bölümü'nde verdiği derslerden biliyor olabilirsiniz. Tabi ki hemen neden böyle bir site yaptığını sordum o da gayet net bir şekilde özetledi: "Sanat dünyamızdaki galeri ya da sanatçılarla izleyici arasında derin uçurumlar, soğuk bir ilişki var. Hem bunu giderip sanatçıyı çektiğimiz videolarla eserleriyle birlikte tanıtmak, hem de daha çok büyük şehirlerde devam eden sanat olaylarını internet üzerinden pek çok ile ulaştırmak istedik."
Evet gerçekten de Yılmaz Aysan'ın dediği gibi burası sanatçı, galerici ve sanatseveri biraraya getiren bir fuar alanı gibi. Videolarda sanatçılar ister sokakta, ister galeride çekilmiş görüntülerini kullanarak işleri gösteriyorlar. Bir yandan da onların ne kadar eğlenceli ya da konuşkan birileri olduğunu anlıyorsunuz.
19 Ağustos'tan beri açık olan siteye daha şimdiden 1300 kişi girip incelemiş. Mert Esirci'nin de iki işi satılmış bile.
Sitede satın alma işlemi de oldukça basit ilerliyor. Sol üst köşedeki "Hemen al" butonuna basarak eseri ayırtmış oluyorsunuz. Site yetkilileri de bunu galeriye ya da sanatçıya bildiriyor ve beğendiğiniz iş hemen sizin oluyor.
(Deniz İnceoğlu - Hürriyet Keyif - 5.9.2009)

Transeksüel olduğumuz için değil, iyi rol yaptığımız için buradayız


İsimleri Tiyatro Opal'i, özgürlüğü simgeleyen taştan alıyorlar. Çünkü içlerindeki en büyük özlem hürriyet.
Dört transeksüel Gül, Gülden, Seyhan ve Didem'den söz ediyorum. Bir yıllık eğitimin ardından geçen sezon sonunda Tiyatro Maan'da sahnelemeye başladıkları Üç Kuruşluk Şarkılar için kimisi ne kadar kaliteli oyun, kimisi de ne kadar başarılı oyuncuları var diye konuştu.
Her biri, üç yıl önce sahnelemeye başladığı tek kişilik oyunu "Fikriye ve Latife, Mustafa Kemal'i Sevdim"deki güçlü oyunculuğu, dansları ve şarkılarıyla izleyiciyi etkileyen Dilruba Saatçi'nin öğrencisi. Saatçi bu oyunu geçen aylarda körler için farklı teknikler kullanarak sahnelemesiyle dikkatleri üzerine toplamıştı. Son birkaç haftadır da öğrencilerinden oluşan Tiyatro Opal çok konuşuluyor. Tamamen amatör ruh ama iyi alınmış eğitimle çok iyi işler yapabileceklerini kanıtlayan dört oyuncu, transeksüellere doğru fırsatlar tanınırsa sadece şarkıcılık ya da hayat kadınlığı yapmak zorunda olmadıklarının üzerini özellikle çiziyorlar.

Yönetmen Dilruba Saatçi
TİYATROCULARIN KISKANACAĞI BİR PROJE OLDU
Kendim için bir film senaryosu yazacaktım. Her zaman farklı işleri yaparak kendimi sanatçı olarak zorlamayı sevdiğimden, kadınken erkek olan bir transeksüelin hikayesi olsun istedim. Sonuçta hiç bilmediğim bir karakter olacaktı. Geçen yıl internetten hikayesi ilginç gelen birini buldum ve İstanbul Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilimdalı Başkanı Prof. Şevki Sezer’e danışmaya gittim. Lamda'dan Belgin'le orada tanıştık. Derdimi anlatınca yardımcı olabileceğini söyledi. Lambda'daki toplantılara katıldım. Çünkü yaşadıkları korkuları, psikolojilerini, isteklerini, yaşam tarzlarını bilmem gerekiyordu. Bu sırada bir eğitim projesi başlatmaya karar verdim. Bu sayede birbirimize daha yakın olacaktık. Duyuruya pek talep olmadı. Sadece dört kişiydik. Arada sırada kafasını uzatıp bakanlar oldu. Ama dalga geçiyoruz sandılar. Oysa ciddi bir eğitimden geçiyorlardı. İki taraf için zor olansa öğrencilerimin kişilikleri yerine oturmuş, alışkanlık sahibi birer yetişkin olmasıydı.
Yedi ay sonra bir öğrenci ne zaman sahneye çıkacaklarını sordu. Ben, ani bir reaksiyon gösterip “Durun, daha şunu öğrenmedik” derken. Ama olabileceğine kadar verdim. Söylecek çok sözleri vardı. Küçük bir konseptle eşe dosta sahneleyebiliriz diye düşündüm. Bir şarkı gecesi hazırladım. 10 şarkıyla, klişe bir şekilde öğrencileri simsiyah giydirip önde şarkı söyletmeki amacım. Provaları yapılırken biraz da şuraya diyalog koyalım derken "Üç Kuruşluk Şarkılar"a dönüştü. Yani egoistçe bir nedenden dolayı başladı, tiyatrocuların kıskanacağı bir proje haline geldi.

BİLET PARASINI DİLENİYORUZ
Oyunun kurgusunu oyuncularımdan esinlenerek hazırladım. Bir yeraltı dünyasını yansıtıyoruz. Seyirci de onun bir parçası oluyor. Normal bir sahne sıralaması yok. Seyirciler yerde oturuyor. Her şey iç içe. Çünkü teatrel anlayış için yeni bir akım, başlangıç yapmak istedim, tartışmayı ve provokasyonu sevdiğimden, eski tiyatrocuları çok kıskandığımdan, bütün üzüntülerimi, sıkıntılarımı bu monologların içine aktardım. Oyuncular ve reji ekibi aynı gotik makyajı yapıyor.
Oyun fuayede başlıyor. Bilet parası almıyoruz, bunun yerine dileniyoruz. Tiyatrocu olarak hep dileniyoruz insanlar oyunlara gelsin diye. Ya da kimi zaman oynayabilmek için sahne dileniyoruz. Bunu oyunumuza taşıdık. Kapıda dilenciler para topluyor. Oyuna birkaç kez geldiğini bildiklerimi kulise alıyorum. Onlara da makyaj yapıyor, seyircilerin arasına oturtuyorum. Anlayacağınız bu bir tiyatro oyunu değil, tam da istediğim gibi olaya dönüştü. Dışarıya da taşıyor. Seyirciler o makyajla gezmeye, eğlenceye gidiyor.

KENDİ SORUNLARINI ANLATSINLAR İSTEMEDİK
Öğrenciler oyunda kendi dertlerini anlatmak istedi. Ama buna çok karşıyım. Çünkü zaten özel hayatlarında çok sıkıntı çekiyorlar. Bunu sahnede oynamak çok zordur. Ancak psikolojik olarak başka bir boyuta geçtiğinizde iyi sahneleyebilirsiniz. Bu yüzden onları başka bir dünyanın içine sokmak istedim. Çünkü Almanya’da yaşadığım dönemde tiyatrocuların ya da stand-up’çıların yıllarca aynı Türk sorunlarını anlatmasından çok sıkılmıştım. O defterleri kapatamamışlardı. Ben, dört tane kadınla çalştım ve evrensel boyuttaki eseri canlandırabileceklerine hep inandım. Onların transeksüellikleriyle değil, iyi oyunculuklarıyla öne çıkmasını istedim.


Seyhan Arman (29)
"ÖTEKİ"LERDEN FARKLI ŞEYLER BEKLENİYOR
Sanırım tiyatro geçmişimi bildiğinden Belgin konuyu ilk benimle paylaştı. Dilruba’nın oyununa davet etti. Tek kişilik oyunları sevmediğim gibi, Atatürk’le ilgili olunca iki kere düşündüm. Ama izlediğimde gözlerime inanamadım, harikaydı. Yeni tiyatro grubu için Lambda’da bir duyuru yaptık, pek başvuran olmadı. Çünkü daha önce de böyle duyurular olmuştu ve pek de ciddi değillerdi. Aslında herkese açıktı ama tesadüfen çekirdek kadromuzdaki beş kişinin hepsi transeksüel kadınlar oldu. Bugüne kadar tiyatro çalışmalarında hemen teksti ezberletir sahneye çıkarırlardı. Dilruba ise böyle yapmadı. Uzun süre beden çalışmaları, dans yaptırdı. Zaman zaman zorlanıp "öf yeter" dediğim oldu. Çünkü sahneye çıkmak istiyorduk. Ama iyi ki bu kadar bekleyip eğitim almışız.
Transeksüeller, sokak çocukları, bedensel özürlüler ya da bunun gibi "öteki" olaran algılananlar bir şey yapmaya çalıştığında karşıdakinin beklentisi nedense çok farklı oluyor. Ama biz sadece oyunculuğumuzu konuşturuyoruz. Söylediklerimiz transeksüel olarak değil, insan olarak anlatmaya çalıştığımız dertler. Seyirciler de kendisinden bir şeyler bulabiliyor. İlk başta seyircinin bir kısmı "Transeksüeller ne yapacak acaba, göbek mi atacak, şarkı mı söyleyecek, bizi nasıl eğlendirecek beklentisiyle" geldi. Ama tiyatroya girdikleri andan itibaren farklı bir şeyler olduğunu anladılar. Tiyatrodan hiç anlamayan, sevmeyenler bile ikinci kez izlemeye geldi. Kaliteli olduktan sonra herkesi tavlayabiliyorsunuz. Bir diğer artısı da şöyle oldu. Tiyatroyu hiç sevmeyen transeksüel bir arkadaşımı çağırdım ve ikinci kez gelirken erkek arkadaşının kız kardeşini getirdi. Çünkü "Bak tiyatrocu arkadaşım orada" diye yanındakine gösterdiğinde koltukları kabarıyordu. Ayrıca transeksüellerin de neler yapabileceğini göstermek istiyordu diye düşünüyorum.

KİMLİĞİMİ İLKOKULDA FARK ETTİM
Kendimi tanıma sürecim çok erken oldu, ilkokul dördüncü sınıftaydım. Önceleri çok şaşırıyordum. Hep kızlarla oynuyor, bir erkekmişim gibi davranamıyordum. "Ben kadınım ama farklıyım, niye böyleyim" diye düşünüyordum. Çevremde transeksüel ya da kadın gibi davranan kimse de yoktu, bu yüzden ne olduğunu anlamıyordum. "Uyuyayım, sabah kalktığımda göğüslerim çıkmış olsun, saçlarım uzasın" diye dualar ederdim. Hayata çok erken atıldım, radyoda çalışıyordum. Bu arada sunuculuk rolü teklif edildi. Tiyatroya başladım ve 15 yaşında ilk eşcinsel arkadaşımla tanıştım. Aynı olduğumuzu keşfetmek beni mutlu etti, yalnız olmamak güzeldi. Bundan sonra onlarla takılmaya başladım. Biraz daha rahat davrandım, feminenleştim. O zamana kadar çevredekiler ne der, aileme laf gelmesin diye düşünürdüm. Yine de ailemin çevresinde biraz daha erkeksi olmaya çalıştım ama bu hiçbir zaman başarılı olmadı. Örneğin yeğenimin sünnet düğünü için takım elbise giyip erkek gibi oynamaya çalıştım. Ama çekilen video görüntülerini izlerken asla orada bir erkek olmadığını gördüm. Bu kadar kadınım diye bağırırken kimse bunu bana konduramıyordu. Kahvedekiler eşcinsellikle ilgili laf edince bir diğeri hemen "O sanatçı, eşcinsel değil. Normaldir" diyerek yine kondurmamıştı. Annemeyse askerlikten rapor aldığımda, 18 yaşındayken açıkladım. Çok ağladı, psikolağa götürmek istedi. Ama elinden bir şey gelmedi. Kendimi işe verdim onların baskısından kurtulmak için. Çanakkale'ye turneye geldiğimizde İstanbul'a geçtim ve hayallerimin şehri olduğuna karar verip apar topar gelip burada yaşamaya başladım. Şarkı söyleyerek geçindim, figüranlık yaptım. Cesaretimi toplayıp tiyatrolara başvuramadım. Ama burası benim gibi bir tiyatro sevdalısı için cennet gibiydi.

Gülden Ünlü (40)
BURADA CİNSEL TERCİHİME DEĞİL
YETENEĞİME ÖNEM VERİLİYOR
Belgin tiyatro için çağırdığında bir eşcinsel ya da transeksüel rolü var, onun için çağırıyorlar sandım. Nasıl olsa verdikleri teksti ezberleyip birkaç dakika sonra işimiz bitecek diye düşünüp gittim. Ama Dilruba bizi yere yatırıp egzersiz yaptırmaya başladı. Saatlerce durduk. Niye beden eğitimi yapıyoruz diye çok düşündüm. Ama hoşuma da gidiyordu. İki dakikalık bir rol beklerken, bana insan olarak değer veren bir oluşum içine girdiğimi anladım. Cinsel tercihim değil, yeteneğim önemliydi. Bunun sonsuza kadar gitmesini istiyorum. Çünkü yaşadığım hayattan dolayı kendime olan saygımı yitirmiştim. Dışarıda artık daha rahat, başım dik yürüyorum. Belki profesyonel değilim ama kendimi sanatçı gibi hissediyorum. Bize fırsat verildiğinde bir şey yapabildiğimizi göstermiş oluyoruz. Keşke bunu devlet de yaratsa ve düzgün işlerde çalışsak. Mesela Sibel Can'ın Kaldırım Çiçeği dizisine çağrılmıştık, kaldırımda durup müşteri bekliyorduk. Orada zaten benim de amacım Sibel Can'ı, Hande Ataizi'ni yakından görüp evde kızlarla dedikodu yapabilmekti. Ama şimdi çok farklı. Burada her şey ciddi. Ayrıca avantajları da var. İlk izlemeye gelenler transeksüelleri merak ettikleri için geliyorlar ama sonra bakış açıları değişiyor. Hatta özür dileyen, fikrini söyleyen çok oluyor. Başlarda burayı bırakmayı düşünmüştüm. Çevremdekiler "40'ından sonra tiyatrocu mu oalcaksın, karnın mı doyacak" dediler. Ama hepsi oyunu izleyince özür dilediler, artık benimle gurur duyuyorlar.

İKTİSATI BİTİRECEKTİM AMA
EVDEN AYRILMAM GEREKTİ
İstanbul'da dört kardeşimle büyüdüm. 17 yaşında annemle, babamdan habersiz şarkı yarışmasına yazılmıştım. Babam saz çalıp gazinolarda türkü söylerdi ama benim yarışmaya katılmamı istemiyordu. Sanırım bendeki farklılığı sezmişti ve Zeki Müren, Bülent Ersoy gibi olacağımı düşünüyordu. İstanbul birincisi seçilmeme rağmen devam edemedim. Bense kimliğimi çok önce keşfetmiştim. İnsan, bilinçli düşünebildiği, birey olduğunu kavradığı anda durumda bir farklılık olduğunu da seziyor. Çünkü insanlara bakışın, kızlara bakışın farklı oluyor. Bunun eşcinsellik olduğunu o an anlamıyorsun. O dönemde kopuşlar, geri çekilişler, sindirilişler başlıyor. Bunu herkese söyleyemeyeceğini öğreniyorsun. Baskı başlıyor. İçinde saklı kalıyor. Aileler de, hafif kız gibi davrandığından "Aman ne güzel, ne efendi çocuk" diye yorumluyor. Mesela ben çok iyi yemek, temizlik yaparım. Ailemin yanındayken yaptığımda mahalledeki komşular "Kız gibi çocuğun var ne güzel, üniversiteye başka bir yere gitse zorluk çekmez" derdi. Ama eşcinsel demezdi, kız olmayı tercih edeceğimi düşünmezdi.
Liseden sonra iktisat ikiye kadar devam edebildim çünkü babam durumu iyice anlayınca evden ayrılmak zorunda kaldım. Benimle konuşmama kararı almıştı. "Sen benim evladımsın, evden git diyemem. Ama seninle bir daha konuşmayacağım" dedikten sonra ayrıldım, bir daha da onu görmedim. 20 yıl oldu. Onun dışında tüm kız ve erkek kardeşlerimle görüşüyorum. Oyunlarıma bile pek çok kez geldiler.

Didem Soylu
FAKÜLTE SINAVLARININ
MÜLAKATINDAN HİÇ GEÇEMEDİM
Tiyatro duyurusunu ilk duyduğumda katılmak istemedim çünkü hep böyle gelen gidenler olur, sonunda da bir şey çıkmazdı. Ama şimdi geç kaldığımı düşünüyorum. Kendimizi, yani transeksüeli oynamak çok kolay olacaktı belki ama hiçbir zaman gelişemeyecektik. Dilruba'nın bizi uzun süre, bir profesyonel yetiştirircesine çalıştırması beni değiştirdi ve geliştirdi. O kadar sevdim ki sadece burada değil, eve gittiğimde de çalışmaya devam ediyorum.
Önceden, Adana'da yaşadığım dönemde de sanatla hep içiçeydim. Resim ve heykel yapıyorum hala. Çukurova Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'ne girmek için çok uğraştım. Ama her seferinde mülakatta kaybettim. Açık açık da cinsel eğilimimden dolayı olduğunu söylediler. Ben de ders alarak kendimi geliştirmeye devam ettim. Hala yapıyorum ama bu bana yetmiyor. Herkes gibi üniversitede bunun eğitimini alabilmek istiyorum. Yine de pes etmeyip açıköğretimde turizm otelcilik okudum. Güzel sanatları kazanamamam hayatımın dönüm noktası oldu. Açıköğretimde okurken staj yapabilmek için şehirdışına çıkmam gerekti ve İstanbul'a geldim. Sonunda bu tiyatroyla buluşup, sanata geri dönmek de beni çok rahatlattı. Özgüvenimi geri kazandım, kendimle yüzleşme şansını yakaladım. Belki de canlandırdığım karakterdeki gibi haykırmam, çıldırmam gereken durumlar varmış.





(Deniz İnceoğlu - Hürriyet Keyif - 9.08.2009)

27 Temmuz 2009 Pazartesi

648 yıllık geleneğin fotoğrafları

Agence France Presse foto muhabiri Mustafa Özer, daha fazla sahip çıkılması, büyük şehirlere de getirilmesi gerektiğini düşündüğü Edirne yağlı güreşlerini kendi üslubuyla İstanbul'a taşıdı. Fransız Kültür Merkezi'nde (FKM) açtığı "Yağlı Güreş, 648 Yıllık Gelenek" isimli sergisindeki 37 siyah-beyaz fotoğrafın yabancı basının da çok ilgisini çektiğini söylüyor.


Mustafa Özer'in foto muhabiri olup da ülkemizi çektiği fotoğraflarla yabancı basında temsil etmesinin ve FKM'de böyle güzel bir sergi açmasının arkasında enteresan olduğu kadar, zorlu bir yol var.
Özer 11 yaşındayken, doğduğu Çorlu'da kardeşiyle bisikletle gezerken çok yakınlarında bir trafik kazası olur. İki kardeş hemen yardıma koşarlar. Yaralanan turist çifte yardım ederler. Onları daha sonra temiz çamaşır götürmek için hastanede ziyaret ederler. Bu durum karşısında teşekkür etmek isteyen çift, Mustafa Özer'e tatil fotoğraflarını çekmek için taşıdıkları Nikon marka fotoğraf makinesini hediye eder. Ve Özer'in fotoğraf macerası böylece başlamış olur.

FOTOĞRAF ÇEKEN GAZETECİ OLACAĞIM

Fotoğraf makinesiyle ilk defa bu kadar yakın olan Özer, makinenin içinde film olmasa da sürekli kurcalayıp, nasıl kullanıldığını anlamaya çalıştı. Kimi zaman okulun yakınındaki fotoğraf stüdyosuna gidip bir şeyler öğrenmeye çalışır, çekilen fotoğraflara gıptayla bakar. Bir yandan da çevresindekilere sürekli "Fotoğraf çeken gazeteci olacağım" der. Çünkü bir gün yaşadığı yere bir gazeteci gelir ve bütün gün fotoğraf çekip, röportajlar yapması Özer'in çok hoşuna gider. Kendisi de hem fotoğraf çekmek, hem de gezmek istemektedir. Onu bu konuda teşvik eden bir diğer şey de bir gün bakkaldan alışveriş yaparken Coşkun Aral'ın çektiğini gördüğü Kamboçya Ölüm Tarlaları'dır. Yıllar sonra Aral'la tanıştığında bu gün aklına gelir.

OFISBOY OLARAK BAŞLADI
FOTO MUHABİRİ OLDU

Ortaokulda haşarı, derslerin pek de ilgisini çekmediği bir öğrenci olur. Çünkü o fotoğraf çekmek istemektedir ve uygulanan eğitim hiç buna göre değildir. Bu haliyle sınıfta kalınca okuldan atılır. Henüz 14 yaşında olmasına rağmen Çorlu'dan İstanbul'a akrabalarımın yanına gidiyorum diyerek çıkar. Hedefi, gazete binalarını bulup çalışmaya başlamaktır.
Para kazanabilmek için önceleri Sütlüce'deki mezbaada çalışır. Fotoğraf makinesini Çorlu'dayken kaybettiğinden gazetelere gitmeden önce bir makine almayı planlar. Ama bir gün Karaköy'de gezerken Sabah Gazetesi'ne ofisboy arandığını görür: "Aslında ofisboy kelimesinin anlamını bile bilmiyordum. Ama önemli olan o binaya girebilmekti. Bunun için soluğu önce Mecidiyeköy'deki binada aldım. Oradan İkitelli'deki yeni binaya gitmemi söylediler. Ama burada da Eyüpsultan'da oturduğumu söyleyince yine öteki binaya geri gönderdiler. Hemen kampanya servisinde işe başlattılar. Yakın sürede Eyüp Karasakalla tanıştım ve 'sizin gibi gazeteci olmak istiyorum' dedim. Söyleriz Baki ağabeye belki bir şeyler bulur dedi ama sonra ses çıkmadı. Binada Savaş Ay, Coşkun Aral ya da Mehmet Ali Birand'ı görünce aklım gidiyordu. Bir an önce ben de gazeteci olmak istiyordum. Kuponla dağıtılan kitapların başındayken Baki Avcı bahçedeki köpeği sevmeye geldi. Eyüp Karasakal yanına gelip, Şişli Etfal Hastanesi'nde muhabirin ayrıldığını ve benim bu işi yapabileceğimi söyledi. O da bana dönüp 'Makinen var mı' dedi ben de olmamasına rağmen işi kaçırmamak için evet dedim. Çünkü daha önce taksitle makine satıldığını görmüştüm bir dükkanın camında. Ertesi gün işe başladım."
Fotoğraf makinesini almak için gittiğinde kampanyanın bittiğini görür. Adama yalvarınca kefil göstererek makineyi taksitle satınalır ve 12 Temmuz 1989'da polisiye haberler yaparak göreve başlar. İşi öğrenecek yeri olmadığından daha önce çıkmış haberler üzerine değişiklikler yaparak yazısını geliştirir. 93'ten sonra A Takımı'nda Savaş Ay'la, Aktüel Dergisi'nde Kadir Çıtak'la çalışır. Bundan sonra da hep yabancı basınla çalışmaya başlar ve asıl hedefi olan foto muhabiri olur.
Özer, hala sıcak haber fotoğrafları çekiyor, yerinde hiç durmuyor ve Türkiye'nin her yerini haber amaçlı geziyor.

YAĞLI GÜREŞ BÜYÜK ŞEHİRLERE TAŞINMALI
Sosyolojik konularla ilgilenmeyi seviyorum. Yağlı güreş gibi 5 projem daha olacak.
2003 yılında ilk kez iş için gitmiştim yağlı güreşi seyretmeye. Ama ne yazık ki her şeyi iyi görmek mümkün değil. Oradaki standlarda yiyecek yerine dürbün satmalılar belki de, çünkü pehlivanlar izleyicinin çok uzağında güreşiyorlar. Yanımda yeterli lensle gitmediğimden ben bile fotoğraf makinesiyle bakarken zorluk çektim. Bundan sonra da buraya bir daha gidip yakın çekim yapacağım diye kendi kendime söz vermiştim. Sonunda 2008'de gitme şansım oldu. Aslında fotoğrafları renkli çektim, ajansa da geçebilmek için. Ama sergi için onları siyah-beyaza çevirdim. Çünkü yağın ya da ışığın yansıması daha net oluyor. Aynı anda Lydia Mutschmann da sergileneceğinden habersiz video çekti. Fotoğrafla Fransa'da sergilendikten sonra dört dilde hazırlanan bir kitaba da konu olacaklar.
Yağlı Güreş, inanılmaz bir güç gösterisi. Sporcular yağdan tutunamıyor ve sürekli birbirlerini yakalamaya çalışıyorlar. Ancak geçen yıl kurayla birinciyi belirleme sistemine geçildiğinden biraz sıkıntılı görünüyor. Müsabakalar kıran kırana geçmiyor. Güreşçi yenileceğini anlayınca karşı tarafı zaman dolana kadar oyalamaya başlıyor. Sonunda da kurayla birinci seçiliyor. Bence bu kötü bir kural. Bir de 648 yıllık bir geleneğe çok daha fazla sahip çıkılmalı. Çünkü güreşler kırsal alanda en fazla bir hafta yapılıp unutuluyor. Ama büyük şehirlere, stadlara taşınsa çok daha farklı bir hal alabilir.


**Agence France Press foto muhabiri Mustafa Özer'in "Yağlı Güreş, 648 Yıllık Gelenek" sergisi 29 Ağustos'a kadar Fransız Kültür Merkezi'nde görülebilir. Tel: 0212 393 81 11


(Deniz İnceoğlu - Hürriyet Keyif - 5.Temmuz.2009)

Büyük Kulüp'ten 127 yıllık arşiv

İngiliz Elçisi Sir Alfred Sandison’nun 1882 yılında kurduğu Büyük Kulüp'te üye olmayanların da faydalanabileceği büyük bir kütüphane var. 3000 binden fazla kitabın yer aldığı kütüphanede, kulübün 1800'lerin sonundan 1950'lere kadar sakladığı 8 dildeki kitap, dergi, sözlük ve gazeteleri incelemek mümkün.

Büyük Kulüp, İngiliz Elçisi Sir Alfred Sandison’nun 1882'de başlatığı çalışmalar sonucu diplomat, yönetici ve işadamlarından oluşan 30 kurucu üyeyle "Cercl’e D’orient" adıyla kurulmuştu. O günden beri de hiçbir problem yaşamadan faaliyetlerini sürdüren kulüpte iki yıl önce kapsamlı bir kütüphane açıldı. Bunu sağlayan da sekiz yıldır Büyük Kulüp Divan Kurulu Başkanlığı yapan Orhan Yüce oldu.

HALDUN TANER KÜTÜPHANE İSTEMİŞTİ

Kitaplar uzun süredir, hatta yüzyıl gibi bir süredir saklanıyordur. Son dönemde hepsi Büyük Kulüp'ün Beyoğlu'ndaki eski binasındaydı. 10 yıl önce Büyük Kulüp, Anadolu Yakası'na taşınırken kitapların bir kısmı kayboldu. Yeni mekanda yer olmadığından uzun süre kulübe ait bir apartman dairesinde kolilerde saklandı. Bunlara iki yıl önce Divan Kurulu Başkanı Orhan Yüce sahip çıktı. Bunun sebeplerinden birinin de Haldun Taner'in yıllar önce Büyük Kulüp'e bir kütüphane kurulmasını istemesi olduğunu söylüyor: "Kulüp, kurulduğundan bu yana pek çok yerli ve yabancı yayına üye olduğundan arşivde çok fazla kaynak birikmişti. Bunlar dışında üyelere ait, bağışlanmış binlerce kitap da vardı. Çoğu yıpranmış durumdaydı ama yaptığımız çalışmayla hepsini araştırmacılara, öğrencilere ve meraklılara geri kazandırdık."

8 DİLDE 3062 ESER

Kitaplar depolardaki kolilerden çıkartıldığında pek çoğu sergilenemeyecek haldeydi. Okunamayan bölümleri, kopmuş sayfaları vardı. Hepsi, Galatasaray Lisesi'ndeki 75 bin kitaplık kütüphaneden de sorumlu, Osmanlıca bilen Yaşar Kemal Seçkin himayesinde yenilendi. Onlara şimdi bakıldığında sanki yeni baskı bir kitap inceliyormuşsunuz gibi düşüneceksiniz.
Özellikle eğitmenlerin, üniversite öğrencilerinin ve araştırmacıların ilgisini çeken kitaplar arasında 1872-1950 yılları arasında basılmış dergi, gazete, araştırma kitapları ve romanlar var. Türkçe, Fransızca, İngilizce, Almanca, İspanyolca, İtalyanca, Romence ve Osmanlıca olmak üzere toplam 8 dilde 3062 eser mevcut. Özellikle 1800’lerin sonlarında büyük kamuoyu oluşturan Graphic, Pariseenne, Deux Mondes, Landon News, L’illustration, Le Correspondant gibi Avrupa basını örnekleri dikkat çekiyor. Bu dergilere bakıldığında o dönemde dünyada, en azından Avrupa ve Amerika'da nasıl bir sosyal hayat yaşandığı rahatlıkla incelenebiliyor.
Bunlara göz gezdirirken sadece kendi ülkelerini değil, Osmanlı'yla ilgili bilgilerle de karşılaştık. Örneğin Mustafa Kemal Paşa'nın, Enver Paşa'yla birlikte kıtaları denetlediklerini okuduk. Bu sadece, bizim sayfaları çevirirken görebildiklerimiz. Daha detaylı incelendiğinde çok daha ender bilgilere rastlanabilir.

1882 TARİHLİ NOTRE DAME'IN KAMBURU'NU OKUYUN
Kütüphanenin ilk dolabında, buranın en kıymetli eserleri sayılan Osmanlıca eski kitaplar mevcut. 1800'lerin sonundan kalma gümrük takip kitapları, Namık Kemal, Meclisi Mebusan tutanakları, 1885 dış polikasını anlatan kitaplar, Osmanlıca borsa rehberi, resmi gazeteler, Nutuk ve çeşitli sözlükler gördüğümüz ilk isimlerden. Diğer dolaplara doğru ilerledikçe 1892 baskı Les Capitales Du Monde'de İstanbul'u incelemek mümkün. İçinde o zamanın Kasımpaşa, Ayasofya, Harem ve Galata Köprüsü'nün çizimli anlatımları var.
Bu kitapların sayfalarından Orhan Yüce, kendisini şaşırtan bir bilgiyi şöyle aktarıyor: "Bu kitapları inceleyerek Avrupa'nın 1880'lerdeki yaşamına bakmak çok keyif veriyor. Bir keresinde ticaret odasının Fransızca yayınlarını inceliyordum. Osmanlı İmparatorluğu'nun Fransa'ya ihrac ettiği şarapların miktarı yazıyordu. O zamanlar Fransa, İtalya ve Almanya'ya şarap gönderdiğimizi okuyunca hayretlere düştüm. Şimdilerde yüklü vergiler konularak neredeyse şarap sektörü öldürülmeye çalışılıyor."
İlginizi çekecek, tanıdık gelecek eserler arasındaysa Victor Hugo'nun ünlü eseri Notre Dame'ın Kamburu'nun (Notre dame de Paris) 1882 tarihli Fransızca ilk baskılarından birini ya da Alexandre Dumas'nın yazdığı 1894 baskılı Üç Silahşörler'in (Les Trois Mousquetaires) resimli kitabını görebilirsiniz.
Kitaplar arasında bazılarının çok eski olduğu dikkat çekiyor. Bunu kitapların ne halde, ne hale geldiğini göstermek için özellikle yapmışlar, en iyi durumda olanlarını orijinal halinde bırakmışlar.
ÜYE OLMAK GEREKMİYOR

Büyük Kulüp, her isteyenin kafasına göre girip vakit geçirebileceği bir yer değil. Üyelik için girişte 35 bin lira verilmesi gerekiyor. Ardından da herkesten aidat toplanıyor. Ancak kütüphaneyle ilgilenenler, bu şartlardan tamamen muaf tutuluyor. İsteyen herkes kütüphaneden ücretsiz yararlanabiliyor. Hatta randevu bile almaya gerek yok. 9.30 - 18.00 saatleri arasında gidip kapıdaki görevliye kütüphaneye geldiğinizi söylemeniz yeterli. Tüm arşiv, anında hizmetinize sunuluyor. İsterseniz kitap listesine Büyük Kulüp'ün www.buyukkulup.org.tr sitesinden önceden ulaşabilirsiniz.


Kütüphane aynı zamanda küçük bir müze gibi de kullanılıyor. Orhan Yüce, 1883'ten kalma koltuklu baskülü, 150 yıllık saatleri, kulubün daha önce kullandığı gümüş takımları da sergiliyor. Yüce'nin bir sonraki hedefi de kütüphanenin bir köşesini sadece Atatürk'e ayırmak. Çünkü üyelerin arşivinden toplanmaya başlanan kitaplarda Atatürk'ün hiç bilinmeyen fotoğrafları mevcut.





(Deniz İnceoğlu - Hürriyet Keyif - 27.Haziran.2009)

1 Mayıs 2009 Cuma

GELECEK ÜTOPYAMIZ KRİZDE

En başından beri kendisini “hayalperest bir çiftçi”, resimlerini de “toprakları” olarak tanımlayan sanatçı Ekrem Kahraman, öncelikle kendi coğrafyası Çukurova ve Anadolu'yu sonra da Ortadoğu ve tüm yeryüzünü resmediyor. Taşlar, bulutlar, toprak, sonsuzluk ve boşluk onun vazgeçilmez resim ögeleri. Ama bu sergide kendini yenilemiş, daha doğrusu içindekileri ortaya çıkarmış Ekrem Kahraman: "İki yıl önceki benle, şimdiki ben arasında çok büyük fark var. Artık ağaçlarımın gölgesinden çıktım" diyor. Bu çıkışını yaparken postmodernizm tıkanıyor, gelecek ütopyası kirizi yaşanıyor diyerek günümüz problemlerinden birine parmak basmayı da unutmuyor.

Postmodernizm tıkanıyor, gelecek ütopyası krizi yaşanıyor diyorsunuz. Bunu neye dayanarak söylüyorsunuz?
-Hem entelektüel, felsefi ve ideolojik yanı, hem de sanattaki yansımaları kafama takılıyor. 1950'lerde modern süreç tıkanınca geçilen döneme postmodern ismi verildi. Türkiye'deyse postmodernizm ancak 1990'larda tartışıldı. Dünyada modernizm tıkandı tespiti yapan postmodernistler, yeniden modernizm öncesine ve modern sürece bakılması gerektiğini iddia ettiler. Bunun başında Amerikalı Guggenheim Müzesi danışmanları geliyordu. Bu iddialar, postmodern sürecin sonucunda ortaya çıkan büyük sanatsal birikimin, eski sanatın yanında çok zayıf kaldığını ve insanoğlunun yabancısı bir şeye dönüştüğünü söylüyor. Tüm dünyada aynı iddialar hem sanat, hem ideoloji, hem de tarih düzleminde yapılıyordu. Hepsi bir bütün olarak algılandığından insanoğlunun bir ideolojik krize girdiği iddiası ortaya çıktı. Geçen aylarda Marksizmin yeniden hatırlanması, ekonomik krizin aslında bir sistem krizinin olduğunun söylenmesi, gelip geçici olmadığı tüm bunların sonucu. Bence postmodernizm de tıkandı. Çünkü postmodernizmin tıkandığı söylenmiyor yeni kavramlara başvuruluyor.
Ne gibi kavramlar?
-Siyasi planda yerel kavimlere, ırklara, dinlere, azınlıklara dayalı kavramlar. Bu da devletler bazında örgütlenme olarak yansıyor.
Peki bu, bir nevi geri dönüş değil mi?
-Tabi, zaten her tıkanma olduğunda başa dönüyoruz. Çünkü modernizm sahici bir kavramdı. Var olana tanım, kavram bulmaktı. Oysa postmodernizmde sürecin içindeyken tanımlar bulundu, biraz da ideolojik olarak tasarlandı. Bu tasarım hali, sahici olmadığı için bir yere kadar devam edebilirdi.

SAHİCİ OLMAYAN SANAT FAZLA YAŞAMAZ

Sizin savunduğunuz hangisi?
-Modernizm bana göre tıkanmadı. Modernizm en azından sanat bazında başlangıçtan itibaren iki eğilimi birden temsil ediyordu. Birisi sanatı akla, bilime indirgeyen bir eğilim, diğeri Van Gogh gibiler. Van Gogh buna inanmakla birlikte akademik bakış açısına, seçkinciliğe tepki gösterirdi. Döneminin birçok sanatçısı geçmişten kalmış büyük kentlere ilgi gösterirken, o ve onun gibiler daha doğal, samimi ve sıradana yöneldi. Bu, aynı zamanda tepki ve dışavurumculuktu.
O zaman halka yakını seçenler mi devam etme şansını yakaladı?
-Evet. Daha içsel, insani, hayatın içinden, muhalif olanlar. Modernizmin iki yanı var ideolojik olarak. Birisi burjuva liderleri, diğeri marksistler. Her şey bir şekilde bitmeye mahkum. Bundan beş yıl önceki sanat ortamı Türkiye'de yok. Dönemin belirleyici kavramları, bunların savunucuları, eleştirmenler artık yok. Küratörler var. Onlar da sonsuza kadar kalmayacak.
Bir açıklamanızda devlet ütopyaları yaratıyor diyorsunuz, sanatçılar ne yapıyor bu arada?
-Sanatın ve sanatçının karakterinde değişim yaşanıyor. İnekten sütü sağınca ya olduğu gibi kullanırsın ya da su katarak. Sanata para katıldığı zaman karakterinin değişebileceğini kabul etmek lazım. Tabi paranın arkasındaki niyet de önemli. Eğer saflığını, doğallığını, sahiciliğini kaybederse olmaz. Örneğin bir sanatçı asla lezbiyen ya da gay ilişkiler içinde değildir. Ama özellikle bu sanatçıların teşvik edildiklerini, gay olmayanların bile gaylikle ilgili sanat yaptığından bahsediyorum. Bu da sahici değil. Kendini yansıtmayınca değeri kayboluyor.
Sizin ütopyanız nedir?
Benim ütopyam, burjuva demokratik devriminin ideolojisi olarak modernliğin günümüzde yeniden insanlığın ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Özgürlük, eşitlik, kardeşlik bugün tüm sınıfların, tüm çalışan kesimin, düşünen beyinlerin en büyük ihtiyacı. Bu çok soyut gibi geliyor ama dönülebilir. Sanat, politika, bilim insani olana dönmeli.




ARTIK SUSMUYORUM

Resimlerinizdeki boşluk, toprağın gücü, bulutlar, ıssızlık bu sergide de görülüyor. Yenilikler neler?
-Resimler, eskilerin devamı. Tıpkı benim iki yıl önceki Ekrem Kahraman'la aramdaki ilişki gibi. Ama iki yıl önceki Ekrem Kahraman, bu kadar açık, net, itiraz eden ve korkusuz biri değildi. Bundan önce bana yanlış gelenleri, belki de benim anlamadığım bir şeyler vardır diye sessizlikle geçiştiriyordum. Artık "Biliyorum, bu böyle" diyerek rahatlıkla konuşuyorum.
Neydi sizi bu değişime iten?
-İki yılda daha çok okudum, baktım, kulak verdim, tereddütlerimden vazgeçtim. Gelecek ütopyası kurabilecek insani enerjide, niyette ve birikimde gördüm kendimi. Olanı dışarı çıkardım. Resimlerle de bu bağlantıyı kurdum. Bundan önceki resimlerde daha fazla şey anlatıyordum ama bu kez detayları azalttım. Mesela bu sergide hiç ağaç yok.
Ağaç size neyi temsil ediyordu da çıkardınız?
-Ağaçlar, benim gibi Çukurova'da yetişmişler için gölgeliktir. Şimdi gölgeden dışarı çıktım, ağaca ihtiyacım yok. Özellikle Umberto Eco'yla birlikte herhangi bir nesne ya da duruma bakıp çok yönlü okuma tabiri gelişti. Geçmişte ağaç sadece bir gölgeyken giderek resimdeki bir form haline dönüştü. Onun gölge olma özelliği asla kaybolmadı. Bu resimde ağacın yerini resimlerin isimleri aldı. Hem Batı sanatıyla ilişkili, hem bundan önceki resimlerle ilgili çağrışımlar kuran bu isimlerle bendeki değişim ve dönüşümün ifadesi ortaya çıktı.
Arabulucu mu oldu bu isimler?
-Öyle değil de üçleme oldu diyebiliriz. İlki fikir söyleyen, tartışan, anlamaya çalışan "ben". İkincisi resimler, üçüncüsü gelecek ütopyası ve etrafa taş atma. Bunu yaparken anlamı bozabilecek şeyleri azalttım. Mesela ağaç gibi taş ve otlar da çıktı. Bu isimlerden bir sergi daha oluşturabilirim, hatta figür yine resme dahil olabilir.


**Ekrem Kahraman'ın "Bulunduğumuz Yer: ........" adlı sergisi 14 Mayıs'a kadar Kare Sanat'ta görülebilir. Adres: Abdi İpekçi Cad. 22/9, Nişantaşı. Tel: 0212 240 44 48

(Deniz İnceoğlu - Hürriyet Keyif - 2.5.2009)

TİYATRO POZİTİF BİR BİLİM DALIDIR

Nesrin Kazankaya, İstanbul Tiyatro Pera'nın kurucusu. Her oyununda sosyal, politik mesajlar verdi, durum eleştirisi yaptı. Son olarak Bertolt Brecht'in metinlerinden uyarladığı Rahat Yaşamaya Övgü (Brecht Kabare), geçen ay üç büyük tiyatro yarışmasından toplam sekiz ödülle çıktı. Nesrin Kazankaya da her birinde en iyi yönetmen seçildi. Bu başarısını günün 24 saatini kullanarak çalışmaya bağlıyor.

Girit, Selanik ve Arnavut karışımı bir aileden geliyor. Üniversiteye kadar İzmir'de yaşadı. Her pazar ailesiyle devlet tiyatrosuna gitmek, ona çikolata yemek kadar mutluluk verirdi.
Lisede İzmir Halk Tiyatrosu'na katıldı. Necati Cumalı'nın Boş Beşik eserindeki rolüyle en iyi kadın oyuncu seçildi. Fen bölümünde okuyordu, dersleri çok iyi olduğundan ailesi tiyatro yapmasına karşı çıkmıyordu. Çünkü kimya mühendisi olup petrol alanında çalışacağından emindiler. Zaten kendisi de kimyager olacağını düşünüyordu. Ta ki önüne Ankara Devlet Konservatuvarı'nın sınav formu gelene dek.
Kendini tutamayıp formu gönderince çağrıldı. Babasından gizli annesine yalvarıp Ankara'ya gitti. Yatılı olarak, yani yüksek puanla okulu kazandı. Ama babası karşı çıktı. Hastalanıp sekiz kilo verince imdadına babasının psikiyatr arkadaşı yetişti ve babasını ikna etti.

ÇEYİZ PARASIYLA
REJİ EĞİTİMİ ALDI

Arkadaşlarıyla sabaha kadar çalışıp hem politik söylemi, hem de sanatsal içeriği olan dergiler çıkardı. Sadece oyuncu olmak istemiyordu, rejide de yer almalıydı. Türkiye'de hâlâ sadece bir özel üniversitede olan eğitim için Almanya Essen'e gitti. Maddi kaynak için ailesinden çeyiz parasını aldı. Öğrendiklerini hâlâ tiyatrosunda kullandığını söylüyor: "En geniş tiyatro perspektifi Almanca konuşan ülkelerde var. Kültüre bu kadar önem veren bir ülkenin tarihi içinde faşizmle, siyasal çalkantılarla büyük acılar çekmesi biraz paradoks gibi görünüyor. Ama Goethe'den günümüze edebiyat ve tiyatroyla açılım yapan bir ülke Almanya."
Ankara Devlet Tiyatrosu'na Ergin Orbey müdür olup çağırınca hemen Türkiye'ye döndü. Zaten kendi dilinde oyunlar sergilemek istiyordu. Kimileri onun için "Almanya'dan geldi düzeni bozuyor" dedi. Cevdet Arıcılar, Derya Baykal, Zuhal Olcay gibi arkadaşlarıyla oyunculuğun yanı sıra gençlik tiyatrosu açtı, kurslar verdi.
1990'da özel sebeplerden İstanbul'a yerleşti. "İstanbul'a beni sevdiren oyun" dediği, Gorki'nin Küçük Burjuvalar'ını sahneye koydu. Bu arada Mahir Günşiray, Ayşe Lebriz ve Öden Çiftçi ile alternatif bir tiyatro grubu kurdu. Kendi yazdığı Kaybolma'yı sahnelediler. Bu gruptan iki tiyatro doğdu: Mahir Günşiray'ın Tiyatro Oyunevi ve Tiyatro Pera.


DERDİMİ DOĞRUDAN ANLATMAK
İSTESEYDİM SİYASETÇİ OLURDUM


1999'da İstanbul Devlet Tiyatrosu müdürlüğünden Tiyatro Pera'yı kurmak için mi ayrıldınız?
- Hayır. İlk sezon Şafak Eruyar ve Yetkin Dikinciler'le iyi bir ekip olmuştuk. İkinci sezonda iktidar değişikliği oldu, yerimizden alındık. Bu da Tiyatro Pera'nın kurulmasına vesile oldu. Çünkü Pera Güzel Sanatlar Okulu'ndan öğretmenlik ve tiyatro bölümünün başkanlığı teklif edildi.
Tiyatronuz alışılmışın dışında. Seyirci koltuklarına geçmek için sahneden geçiliyor, kostümler kimi zaman sahneye alınıyor. Bunu özellikle mi yaptınız?
- İmkansızlıktan oldu ama bu hali özel bir hava katıyor. O yıllarda, binanın alt katında altılı ganyan oynanan bir kahvehane vardı. Pera Güzel Sanatlar Okulu sorumlusu Sabahattin Özbakır, burayı bünyesine dahil edip galeri açtı. Ben de "Bir tiyatro salonumuz olsun" dedim. Galerinin arka bölümündeki küçük alanın tavanını düzelttik, spotlar yerleştirdik, Londra ya da Berlin'deki gibi perdesiz, sahne üzerinden izleyici koltuğuna ulaşılan bir tiyatro kurduk. Zaten İtalyan sahneyi de çok sevmem. Hacim tiyatrosu seyirciyle iç içe olunduğundan daha iyidir. Yani "Elimi uzatsam dokunabileceğim ama dokunmayıp izlemeyi tercih ettiğim" bir sanat tarzı yapılıyor Tiyatro Pera'da.
Belli bir siyasi görüşü var mı Tiyatro Pera'nın?
- Günlük politik olayları çok ortaya çıkarmıyoruz, tiyatroda doğru olan gönderme yapmaktır. Her oyunda insana dair bir derdin peşine düşüyorum. Cumhuriyet'in henüz 86. yılı olmasına rağmen, üç darbe yaşadık. Acı çekmiş edebiyatçı, aydın ve siyasetçilerin çocuklarıyız. Bunları işimizde unutamayız. Ama bazı şeyleri doğrudan söylemek isteseydim siyasetçi olurdum. GÖrüşüm nettir, demokratik ortamın darbelerle yıkıldığı, demokratik seçimlerin faşist adımlara dönüştürüldüğü bir ülkenin aydınlanma süreci yaşamasından başka bir düşüncem ve inancım yok. Bu aydınlanma olmadan da, salâh yüzü görmeyeceğiz.


GÜNEŞİN KIZI GİBİYİM
Yıllardır tiyatrosuz tek bir günü geçmeyen Nesrin Kazankaya, tatillerini de tiyatro vesilesiyle yapıyor. Örneğin Dobrinja'da Düğün adlı oyunun araştırmaları için bir hafta kaldığı Saraybosna ziyaretini tatilden sayıyor. Gelecek haftalarda gideceği Berlin Tiyatro Festivali de bunlardan biri. Enerjisini sabahın ilk ışıklarında uyanmasına bağlıyor: "Güneşin kızıyım ben. Erkenden uyanır, günün her saatini değerlendiririm. Pek çok oyunumu günün ilk saatlerinde yazdım." Çalışmazsa çabuk yaşlanacağını düşünüyor. Haftada iki gün öğretmenlik yapıyor. Bulduğu boş vakitlerde yüzüyor ve mutlaka sinemaya gidiyor. Onun için tiyatronun önüne geçebilecek tek şeyse, eski eşi Yücel Erten'den olan, Berkley Akademisi'nde müzik okuyan oğlu Emil. Anneliğin sadece sevgiyle olmayacağını, Türkiye'de insan yetiştirmenin sorumluluğunun zor olduğunu savunuyor.


Rahat Yaşamaya Övgü (Brecht Kabare)
Bana bir şey olmaz diyenler
bu oyunu seyretsin


İki yıl önce Bertolt Brecht'in şarkılarından, metinlerinden ve oyunlarından hazırlayacağım küçük bir derlemeyle Tiyatro Pera'nın repartuvarına renk katmayı düşünmüştüm. Ama araştırmalara başlayınca iş aldı başını yürüdü. Sonucunda Brecht'in "Schweyk İkinci Dünya Savaşı'nda", "Arturo Ui'nin Önlenebilir Tırmanışı" ve "Üç Kuruşluk Opera"sı biraraya geldi. Ortaya yedi kişilik oyuncu kadrosu ve beş kişilik orkestradan oluşan müzikal çıktı.
Amacım savaş, faşizm, küçük burjuva aymazlığını arka arkaya sıralamaktı. Schweyk, savaş döneminde zeki ama saf bir köpek satıcısının nasıl yok olup gittiğini anlatır. Arturo Ui, Chicago'daki küçük ama yok olup gitmeye mahkum bir gangsterin nasıl siyasetçilerin ve burjuvanın desteğiyle Hitler gibi yükseldiğini gösteriyor. Üçüncü oyun da küçük burjuva aymazlığının en keyifli oyunlarından biri. "Bana bir şey olmaz" diyenlerin kendi sonlarını nasıl hazırladıklarını görüyoruz. Türkiye'de de var olan bu olayları farklı ülkelerden örneklerle göstermek istedik.


AYNI AY SEKİZ ÖDÜL

Sadri Alışık Tiyatro Ödülleri Yılın En Başarılı Yapımının Yönetmeni / Nesrin Kazankaya, Müzikal Dalda En İyi Erkek Oyuncu / Levent Öktem, Müzikal Dalda En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu / Erdinç Anaz, Müzikal Dalda En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu / Başak Meşe
Lions Tiyatro Ödülleri En İyi Yönetmen / Nesrin Kazankaya
Afife Jale Tiyatro Ödülleri En İyi Yönetmen / Nesrin Kazankaya, Müzikal Dalda En İyi Erkek Oyuncu / Levent Öktem, En İyi Işık Tasarımcısı / Yüksel Aymaz
(Deniz İnceoğlu - Hürriyet Cumartesi - 2.5.2009)

26 Nisan 2009 Pazar

Fırat Tanış (34), sinemaya 2002’de Sır Çocukları filmiyle adım attı. Oradaki rolüyle 5 ödül aldı. Sonraki dönemde de başarılarının arkası kesilmedi. Altı yılda sekiz ödül topladı. Bunların bir oyuncu için tevazu testi olduğunu düşünüyor: “Havaya girmemek lazım, onlar sadece doğru yolda olduğunuzu gösterir. Çünkü birçok ödül aldıktan sonra bile işsiz kaldım”. Geçen ay, aynı haftasonu iki ödül birden kazandı; Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nin İsmail Dümbüllü Ödülü ile Ankara Film Festivali’nin En İyi Erkek Oyuncu ödülleri. Ama şu sıralar adı, önümüzdeki hafta gösterime girecek Dilber’in Sekiz Günü filminin yönetmeni Cemal Şan’la yaşadığı tartışmalar nedeniyle anılıyor.

Kıpır kıpır, yerinde duramayan, esprili ve açık sözlü biri Fırat Tanış. Hâlâ doğup büyüdüğü Moda’da mütevazı bir hayat yaşıyor. İşçi bir ailenin üçüncü çocuğu. Ortaokuldayken liselerarası bir tiyatro festivalinde Mehmet Beyazıt Lisesi’nin sahnelediği Bekçi’yi izleyince hangi liseye gitmek istediğine karar verdi. Hemen okulun tiyatro grubuna katıldı. “Tava, yağ, yumurta yoktu ama omlet vardı ve tadından yenmiyordu” diyor: “Konservatuvarda bile bu kadar yoğun tempoda tiyatro çalışmadım. Dram, tragedya ya da komedyanın ne olduğu içime çoktan işlemişti.” Her yıl 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü ve sene sonundaki yarışmalar için oyun hazırlıyorlardı. Fırat Tanış’ın ilk rolü, Brecht’in Ekmek Kime Pişecek adlı oyunundaki genç işsizdi. Aklına koymuştu bir kere, konservatuvarda okuyacaktı ama ailesi istemiyordu. Hiçbirine kulak asmadı, İstanbul Devlet Konservatuvarı’na girdi.

CENGAVERLİK YAPTIM İŞİ BIRAKTIM

Okul biter bitmez İstanbul Şehir Tiyatroları’nın Barış adlı oyununda rol aldı. Kemal Kocatürk, Başar Sabuncu ve Mehmet Ulusoy gibi isimlerle çalışması, başarısında çok etkili oldu. Buradaki aile ortamını çok seviyordu ama zamanla sorunlar başladı: “Şehir Tiyatroları’nda oyuncunun sık sık sahneye çıkma şansı vardır. Ama bu zamanla dezavantaja dönüştü. Prodüksiyon kalitesiyle ilgili ödünler verilmeye başlandı. Ben de gençliğin verdiği gözükaralıkla Şehir Tiyatroları’ndan ayrıldım. Ama uzun süre Moda sokaklarında boş boş dolaştım. Yaptığım cengaverliğin ne gibi sonuçlara yol açtığı, yaranın sıcaklığı geçtikten sonra kendini göstermeye başladı.” İşte tam bu dönemde yönetmen Aydın Sayman’dan mucize gibi bir telefon geldi. Sır Çocukları adlı bir film çekecekti ve başrolü Fırat Tanış’a vermek istiyordu. Bu filmdeki Velit rolüyle 2002’de ilk ödüllerini topladı: Ankara Film Festivali ve Siyad Ödülleri’nde Umut Veren Genç Oyuncu, Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu.

MÜJDAT GEZEN’DEN MEZUN OLMADIĞIMA ÇOK SEVİNDİM
Fırat Tanış, sinema ve TV’deki kariyerine rağmen, çok sevdiği tiyatroyu hiçbir zaman ihmal etmedi: “İzlediğim en iyi filmin başrolünde bir ayı oynuyordu. Sinema, Al Pacino gibi oyuncular olmadığı sürece yönetmen sanatıdır. Oyuncu üç ay ağlama sahnesini çalışır ama yönetmen bu sırada günbatımını gösterebilir. Oysa tiyatroda hata da başarı da size aittir. Oyuncunun er meydanı tiyatro sahnesidir” diyor.Son olarak Oyun Atölyesi’nde sahnelenen Testosteron adlı oyundaki Kuşbilimci rolüyle İsmail Dümbüllü Ödülü’nü kazandı. Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nin bu ödülü, şimdiye kadar Münir Özkul, Suna Pekuysal, Gazanfer Özcan, Savaş Dinçel gibi isimlere verilmişti. Oysa Fırat Tanış çok gençti. Törende, “Bu kadar değerli bir ödülü bana vermek istediğinize emin misiniz?” diye sordu. “Yanlışlık olmasın? Siz kendinize geldiğinizde ben buradan çoktan tüymüş olacağım!” Ödül, torpil söylentisi olmasın diye Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nden mezun kimseye verilmediğinden, bu okuldan mezun olmadığına çok sevindiğini söylüyor.

ALTIN PORTAKAL BELEDİYECİLİK AKTİVİTESİ GİBİ

Ödüllü oyuncu olmak tabii onore ediyor, sevindiriyor. Ama dünya değişmiyor. Parasızsanız yine parasız olmaya devam ediyorsunuz. Daha iyi bir oyuncu da olmuyorsunuz. Ertesi gün telefonlarım deli gibi çalmadı, yurtdışında olsaydı belki bu olabilirdi. Türkiye’de bazı şeylerin yanlış yorumlandığını da düşünüyorum. Mesela Antalya Altın Portakal Film Festivali, Türkiye’nin Oscar’ı diye lanse ediliyor. Eğer öyleyse, orijinalinde sonuç ne oluyorsa burada da öyle olmalı. Belediyecilik aktivitesi olarak devam ediyormuş gibi görünüyor bana.


FİLM VE DİZİ KARİYERİ
Fırat Tanış, Kin ve Gül, Şeytan Ayrıntıda Gizlidir, Yolda / Rüzgar Geri Getirirse, Tramvay, Zeynep’in Sekiz Günü ve Beyaz Melek gibi pek çok filmde, Menekşe ile Halil, Ihlamurlar Altında, Yeditepe İstanbul gibi televizyon dizilerinde rol aldı.

HANGİ ÖDÜLLERİ ALDI
· 2009 İsmail Dümbüllü Ödülü · Dilber’in Sekiz Günü’yle 2008 Ankara Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu 3. İpekyolu Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu · 2003 Sır Çocukları İstanbul Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu, İskenderiye Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu · 2002 Sır Çocukları Antalya Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu, Ankara Film Festivali Umut Veren Yeni Erkek Oyuncu, Siyad Umut Veren Genç Oyuncu ÖdülüFırat Tanış

ÖDÜL ALDIĞIMI GAZETEDEN ÖĞRENDİM
Dilber’in Sekiz Günü filminde önemli bir sorun yaşadım. Bursa İpekyolu Film Festivali ve Ankara Film Festivali’nde filmin yarıştığını bildiğim halde hiçbirine davet edilmedim. Bu, organizasyonun suçu değil. Organizasyon sanatçının gelmesi için yapımcıya haber verir. Ama ben hiç çağrılmadım. Ankara’dan ödül aldığımı gazetelerden öğrendim. Yönetmen Cemal Şan’ın bir röportajında öfkelendiğini ve bu nedenle beni çağırmadığını okudum. Sebebi ne olursa olsun bu bir hak ihlalidir. Bir ödülü alma ya da reddetme hakkı o ödülün muhatabına aittir. Cemal Şan, benim yüzümden sponsor kaybettiğini söylüyor. Hayatımda ilk defa bir oyuncu yüzünden sponsor kaybedildiğini duyuyorum. Bir diğer sitemim de üyesi olduğum Çağdaş Sinema Oyuncuları Derneği’ne (ÇASOD). Bana sahip çıkmadılar.

Yönetmen Cemal Şan
BİZE BÜYÜK MADDİ ZARAR VERDİ

Fırat Tanış iyi bir oyuncudur. Dilber’in Sekiz Günü filmindeki rolünü başarıyla tamamladı. Çekimler bitince ben ekipten bir gün önce İstanbul’a döndüm. Arkamdan olaylar çıkmış. Kendini kaybedip filme maddi destek veren kişilere, set ekibine saygısızca davranmış. Çok yetenekli bir oyuncu ama keşke bunlar olmasaydı. Benden özür dileseydi affedebilirdim ama artık iş iyice çığrından çıktı. Kendisinin “küçük pürüzler” diye anlattığı şeyler, bize büyük maddi zarara yol açtı. Hâlâ ödenmesi gereken 200 bin liradan fazla borç var. Çıkan olaylardan sonra filmin sponsorları desteklerini kesti. Bu borçlar yüzünden Gece Sesleri dizisine başladım. Onu ödül törenlerine çağırmamakla doğru mu yapıyoruz bilmiyorum ama çok öfkeliyiz. Böyle kötü, ucuz bir sorun için cevap vermek zorunda kalmak da beni çok utandırıyor. Ama bunu yapmak zorundayız.

(Deniz İnceoğlu - Hürriyet Cumartesi - 18.04.2009)

14 Mart 2009 Cumartesi

Funda Arar son albümünde hem elektronik, hem romantik

Funda Arar, geçen yıl yayınladığı Türk sanat müziği albümüyle hayranlarını şaşırtmıştı. Bir hafta önce çıkan yeni albüm Zamanın Eli de bir öncekinden tamamen farklı. Elektronik rock tınıları dikkat çekiyor. Ama romantizm de ön planda. Yıllardır sakladığı, söz ve müziği kendisine ait Geceler ve Ağlasam Duymaz adlı iki şarkı da var içinde. "Bazı şarkıları söylemek için beklemem gerekiyordu. Artık olgunluk dönemimdeyim" diyor.

Yaklaşık 10 yıldır müzik piyasasının içinde olan Funda Arar'ın yedinci albümü Zamanın Eli, TMC ve Bomonti Müzik etiketiyle çıktı. Romantik şarkıların sesi, bu kez elektronik rock tınılarının hakim olduğu bir albümle karşımızda. Nedir bu sert geçişin sebebi diye sorduğumuzda, "Eşim Febyo Taşel, sıkı bir rock dinleyicisi. Bu yüzden Arapsaçı'ndan beri şarkılarımın içinde rock müzik enstrümanları hep vardı. Bu albümde daha da ön plana çıkardık. Aslında tamamı elektronik rock olan bir albüm hazırlamayı planlıyordum ama erteledik. Çünkü benden romantik şarkılar bekleyen dinleyicilerim var" diyor.

AŞK KÖRÜ KÖRÜNE YAŞANMALI

Albümdeki şarkılarda Burcu Tatlıses, Günay Çoban, Saro Secikyan, Selahattin Sarıkaya, Müfide İnselel, Kelebek eki yazarı Onur Baştürk gibi isimlerin söz ve besteleri bulunuyor. Toplam 13 şarkının ikisi Funda Arar'ın kendisine ait. Geceler ve Ağlasam Duymaz adlı bu iki şarkıyı, ikinci albümü Alagül zamanında yazmasına rağmen yayınlamadı. Sebebini, mükemmeliyetçiliğine bağlıyor.
Bu albümde kendine en yakın hissettiği şarkı ise Burcu Tatlıses'in "Yak Gel"i:
"Benim hikayem gibi. Yak gel bildiğin ne varsa, sat gel gözüm yok para pulda, diyor. Ben de aşkın körü körüne yaşanması gerektiğine inanıyorum. Gözlerimiz, kulaklarımız kapanmalı, robot gibi yaşamalıyız. Normal düşünememektir aşk benim için" diyor.
Sadık dinleyicileri bilir, Funda Arar'ın her albümünde eski bir şarkının yorumu vardır. Erkin Koray'dan Arapsaçı, Fikret Kızılok'tan Haberin Var mı, Bergen'den Benim İçin Üzülme'yi yorumlamıştı daha önce. Bu albüm için de özel bir araştırmaya girişti. Elektronik rock tınıları hakim olduğundan Zerrin Özer'in 80'lerde söylediği "Ateş Düştüğü Yeri Yakar"ı seçti.

KEŞKE 50'LERDE YAŞASAYDIM

Bir önceki albüme kadar hep görsel imaj kurbanı olduğunu düşünen Funda Arar, ilk kez profesyonel bir stil danışmanıyla çalışmaya başlamıştı. "Profesyonel biriyle çalışmak başka bir şey. Geçen yıla kadar görsel anlamda çok hata yaptım ve bunun için çok eleştirildim. Ama bunun önemini geç de olsa anladım. Danışmanım Esra Başıbüyük beni çok iyi anladığı için de kendimi çok rahat hissediyorum" diyor.
Esra Başıbüyük, albümdeki romantizmi fotoğrafa yansıttı. Funda Arar'ın saçlarını, bakışlarını ve kıyafetlerini buna göre tasarladı. Biraz eski Fransız kadını, biraz da 50'lerdeki Cumhuriyet kadını gibi bir imaj yaratıldı. Arar, yeni imajının havasına bayağı girmiş. "Eski filmler ve büyüklerimizin Beyoğlu'na çıkarken nasıl giyindiğini anlatması çok hoşuma gidiyor. Çünkü ben de o dönemdeki gibi sokağa şıkır şıkır, döpiyesler giyerek çıkmak isterdim. Bu tarzı konserde ve ilk klibim olacak Senden Öğrendim'de devam ettireceğim" diyor.


PİYASAYI DÜZELTEMEYECEĞİMİ ANLADIM
ARTIK UMURSAMIYORUM
Pop, alaturka gibi farklı tarzlarda albümler yaptınız. Bu kararsızlığınızdan mı kaynaklanıyor, yoksa sesim her şarkıya gider mi diyorsunuz?
-Kararsızlık yok. Sadece farklı tarzlar okumayı seviyorum. Şarkının yapısıyla da alakalı. Öyle şarkılar var ki sadece piyanoyla okunması gerekir, bazıları da farklı aranjelere çok müsait. Yani durum, gelen şarkılara göre değişiyor.
Hiçbir zaman söyleyemem, olmaz dediğiniz bir tarz var mı?
-Yok diyebilirim. Mesela konserlerde caz da söylüyorum. Hatta sandığımda bestelediğim caz şarkıları bile var. Onları olgunluk dönemimin ilerisine saklıyorum.
Bu albümle olgunluk dönemindeyim diyorsunuz. Nedir olgunluk dönemi sizin için: 10 yıldır piyasada olmak mı, her türde söylemiş olmak mı?
-10 yıldır albümler yaptım, onlarca konser verdim. Bir sürü şey yaşıyor, kırılıyor ya da üzülüyorum. Görüp yaşadıkça ben de bazı değişimler geçirdim. oldum demiyorum ama bazı şeylere farklı pencelerden, daha olgun bakıyorum artık. Mesela eskiden bazı şeyleri çok kafama takar, kızardım. Ama artık umursamıyorum.
Geçen yıllarda şarkı yarışmalarını çok eleştirmeniz buna örnek mi?
-Evet. Bu şarkı yarışmalarından çıkıp da gerçekten Türkiye'nin yıldızı olmuş kimse yok. Çoğu birden şöhreti yakalayıp sonra bunalıma girdi. Üzülüyordum, kızıyordum, çok kafama takıyordum. Yapılan müziği, çıkarılan albümleri de anlayamıyordum. Artık umursamıyorum. Müzik piyasası çok kaliteli olmalı, çok iyi sesler olmalı diye kendime dert ediniyordum. Sonunda bunu benim düzeltemeyeceğimi anladım. İşte olgunluk burada ortaya çıkıyor.

(Deniz İnceoğlu - Hürriyet Cumartesi 14.3.2009)