29 Nisan 2010 Perşembe

Sosyal statü kaybına karşıyız

Rıza Kocaoğlu (31), son haftalarda Ezel dizisindeki tetikçi rolüyle "Olağan Şüpheliler" filmindeki ünlü psikopat katil "Kaizer Soze"ye benzetiliyor. Bundan tabii ki hiç şikayetçi değil. Ama onun asıl öne çıkmak istediği konu, tiyatro. Üç yıl önce İstanbul'un alternatif tiyatro grubu Dot'a, Kürklü Merkür oyunuyla dahil oldu. "Bu özgürlük içinde kendimi buldum" diyen Kocaoğlu, şimdilerde ilk yönetmenlik deneyimini yaşıyor. Genç oyuncularla sahneye koyduğu Punk Rock'ta, kendisinin de gençken yaşadığı gerilimleri ve bunun kötü dışavurumlarını yansıtıyor.
Rıza Kocaoğlu, ilk bakışta hayatını çok şanslı yaşamış biri olarak görülebilir. Çünkü henüz 9 Eylül Üniversitesi Oyunculuk Bölümü'ndeyken Çağan Irmak'ın ilk filmi Bana Şans Dile'de başrol oynadı. Ardından Şile Büyülü Fener Film Festivali'nde En İyi Erkek Oyuncu Ödülü'nü aldı. Mezun olduğunda ne yapsam diye düşünürken önce televizyon projelerine sonra da şehir tiyatrolarına dahil oldu. 2007'de Dot'un seçmelerinde başarılı oldu. Dönemin en iyi oyunlarından Kürklü Merkür'de rol aldı. Aynı yıl Afife Jale Tiyatro Ödülleri'nden En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülüyle döndü.

SORUNLU BİR ÇOCUKTUM
BENİ TİYATRO EĞİTTİ

Ama tüm bunların biraz daha geçmişine gidildiğinde aslında farklı bir öyküsü var Rıza Kocaoğlu'nun:
"İzmir'de doğdum. Çok da nezih olmayan Tepecik'te yaşıyorduk. Lise birdeyken apar topar Güzelyalı'ya taşındık. Ailem beni oradaki hayattan kurtarmak istiyordu. Fazla öfkesi ve enerjisi olan, kavgacı bir gençtim. Hayata dair ciddi kaygılarım vardı. Tıpkı şimdi yönettiğim oyun Punk Rock'taki gençler gibiydim. Enerjimi çok olumsuz şekillerde dışa vuruyordum. Taşındıktan sonra da hâlâ sert olan eski mahalleye gidiyordum." Kocaoğlu'nun annesi buna bir çözüm getirmek için onu kurs merkezine götürdü. Daha önce birkaç kez tiyatro izlediğinden, en cazibi o geldi. 1993'te başladı ve Konak Belediye Tiyatrosu'nda rol kaptı. İlk kez Ataol Behramoğlu'nun "İyi Bir Yurttaş Aranıyor" adlı şiir serisinde oynadı. Tiyatrodaki tutum, arkadaşlık, insan ilişkileri ve hayata bakış, görüşünü ve karakterini değiştirdi. "Kendimi tiyatroyla eğittim" diyor geçmişi için ve ekliyor "Gençken gerçek hayatta yaşadıklarımı, sıkıntılarımı, kavgalarımı ya da öfkemi Punk Rock oyununda görüyoruz. Çünkü orada da bu yaşlardaki çocukların üzerinde yaratılan baskılar, bunun etkiler ve nasıl dışa vurduklarını görüyoruz."

*******

GENÇLERİN RUHU SIKIŞMIŞ DURUMDA
Dot, yapmak istediğim tiyatronun ta kendisini yapıyor. Murat Daltaban, büyük bir özgürlük alanı yaratmış ve biz gençlerin de bundan yararlanmasını istiyor. Bunun için de her şeyimle saldırmıştım ilk oyunum Kürklü Merkür'e. Yönetmen olmaksa aklımda hep vardı. Ama daha çok tecrübe gerektiğine inanıyordum. Hala da kendime yönetmen demiyorum. Dot ailesiyle paylaşım içinde yönetiyoruz Punk Rock'ı. Oyunun adı böyle çünkü punk felsefesinden yola çıkıyor. Punk, sosyal statü kaybına karşı ortaya çıkmış bir durum. Oyunda şiddet ve baskı ön planda. Hatta bu şiddet sadece manevi değil, fiziksel anlamda da görülüyor. Şiddet, hepimizin temel güdülerinden. Ancak bunu kontrol altına almak için var olan kurumların en başında gelen okulda şiddetin patlak vermesi, temel çatışmayı doğuruyor. Sistem, kapitalizmin geldiği nokta insanı çok şıkıştırıyor. Bu çocuklar o şehre ve klişelerine sıkışmış hissediyorlar. Oyunculara da hep şunu söyledim: "Bu çocukların ruhları bedenlerinin içinde sıkışmış." Sonunda biri, artık o bedenden çıkıyor ama yanlış şekilde. Hepimiz gibi normal, naif birinin bir anda şiddet uygulaması hem oyunun hem de hayatın dramını ortaya koyuyor.
*******
EZEL ŞİDDETE NAİF YAKLAŞIYOR
Ezel dizisinin şiddete yaklaşımında naiflik görülüyor. Yani oyunda anlatmaya çalıştığımla ters düştüğü sanılmasın. Şiddet desteklenmiyor, tam aksine eleştiriliyor. Muadilleri gibi mafyayı yücelten bir durum yok. Tetikçi rolü için senaristler "Ekstrem bir katil bu, alışık olduğumuz gibi değil. Daha domestik, insanların arasına karıştığında kimsenin anlamayacağı bir karakter olduğu için gerilim yaratıyor" dediler. Ben de onu oynadım.

****
Simon Stephens’ın yazdığı Rıza Kocaoğlu'nun yönettiği ve Hakan Kurtaş, Tuğçe Altuğ, Gonca Vuslateri, Kaan Turgut, Emre Yetim, Gözde Kocaoğlu, Mehmetcan Mincinozlu'nun oynadığı Dot'un yeni oyunu Punk Rock, 2-6-7-8-9- 13-14-15-16 Mayıs'ta Dotmarsta'da izlenebilir. Tel: 0212 232 44 40.


(Deniz İNCEOĞLU - Fotoğraf: Levent ARSLAN)

1 Nisan 2010 Perşembe

Tabular artık yıkılsın

İtalya’da yaşayan ödüllü yönetmenimiz Ferzan Özpetek, son filmi Serseri Mayınlar’ın galasını geçen cuma akşamı bir ilke imza atarak Gaziantep Nakıp Ali Sinemaları’nda yaptı. Özpetek’in çekimlerini İtalya’nın “çizme topuğundaki” doğa, tarih ve mimari açıdan en zengin kentlerinden Lecce’de yaptığı son filmi Serseri Mayınlar, yine herkesin kendine yakın bir karakter bulabileceği bir film olmuş. 50 yıldır makarna üreticiliği yapan, geleneksel ve ahlaki kalıpların dışına çıkmayan bir ailenin öyküsü var bu kez karşımızda. Ailenin iki oğlu üzerlerindeki baskıyla yaşamaktan bunalıp sınırların dışına çıkarak babalarına yıllardır sakladıkları her şeyi itiraf ederler. Tabii bu durum ister istemez ailede bir krize neden oluyor. Filmden çıkan izleyiciler ise “Türk aile yapısında da böyle durumlar çok fazla yaşanıyor. Bu film sayesinde çocuk ve anne-baba arasındaki ilişkiler daha açık hale gelebilir” diyor. Ferzan Özpetek ise bu durum için "Film, her ne kadar eşcinsellikle öne çıksa da asıl önemli konu anne ya da babanın çocuğuna nasıl davrandığı. Benim çocuğum çöpçülük yapmak istiyorsa yapsın. Yeter ki mutlu olsun denmeli. Çocuğun neyi sevip, neyi yapmayacağına karışmak yerine, mutlu olup olmadığını sorgulamalılar."

SENARYO GERÇEK HİKAYEDEN ORTAYA ÇIKTI
Altı yıl önce New York'ta bir arkadaşımla buluştum. Ailesiyle sıkıntısı vardı. "Ağabeyimin de gay olduğunu biliyordum ama ailemize pat diye söylemesi her şeyi alt üst etti. Şimdi annem iyi ki sen varsın diyor. Büyük bir sorumluluk altındayım" diye anlatmıştı. O sırada aslında çevremde pek çok kardeşin eşcinsel olduğunu farkettim. Üç yıl sonra da bu konu üzerine kafa yorup genişletmeye karar verdim. Yaşımdan dolayı hayata daha farklı bakmaya başlamıştım. Belki de bu sayede hiçbir şeye aldırmadan, eğlenerek yaptım bu sefer filmi.

İLK SEZEN AKSU İZLEDİ
Yaşamın tamamını anlatan, her kesimden izleyicinin kendini bulabileceği bir film yapmayı çok istiyordum. Bunun ilk olumlu geridönüşünü Sezen Aksu'dan aldım şarkısını koyduğum sahneyi görmesi ve filmi izlemesi için iki ay önce buluştuk. Ve şimdiye kadar ki en iyi seyircim oldu. Kahkahalar atıp ardından hüngür hüngür ağlaması aslında tam da istediğim şeydi. Sonunda da bir süre konuşamadı ve "Bak neler olacak bu filmle. Çünkü hayatı tamamıyla anlatıyorsun" dedi. Yani tam da istediğim şeyi söyledi. Bir diğer hoşuna giden şeyse çekim sırasında oyuncuların, şarkıyı anlamasalar da Sezen Aksu'nun şarkısıyla gözlerinin dolması oldu.

KÜÇÜKKEN ÇEVREMDEKİ KADINLAR "HALA"DA BÜTÜNLEŞTİ
Filmdeki ilginç karakterlerden biri olan hala, çocukluğumda çevremdeki kadınlardan oluştu diyebilirim. 7 yaşında Kalamış'ta otururken yan bahçemizde Güzin Teyze yaşardı. Geceleri "Hırsız var" diye sesi duyulurdu. Ertesi sabah temizlikçi Hafize Hanım, anneme "Bu gece yine Güzin Hanım'a hırsız girdi" derdi ve konu orada kapanırdı. Ben de hiçbir şey anlamazdım. Yıllar sonra, Güzin Teyze'nin aslında bir sevgilisi olduğunu ve gecenin bir yarısı bir kadının evinden erkek çıktığında laf olmasın diye "Hırsız var" diye bağırdığını öğrendim. Bir de içki içmeyi seven Handan Teyze vardı. Bize geldiğinde annem içkinin yerini kesinlikle göstermemem gerektiğini söylerdi. O da bunu bildiğinden öksürüğü varmış gibi yapıp "Evde cinzana var mı" diye sorardı. Ben de hemen getirirdim. Filmdeki hala da bunlarla karşılaşacaksınız.

SAÇINI KESMESEK MANTAR GİBİYDİ
Başroldeki oyunculardan Riccardo Scamarcio'nun (Tommaso) saçları lüle lüle uzundu. Seyirci onu sevsin, ne kadar sevimli çocuk desin istiyordum. O ise uzun saçları ve sert bakışlarıyla bi havalardaydı. Hemen saçlarını düzleştirip kestirttim. Ama biraz daha kesilmeliydi, yine de pek bir şey demesin diye çekimlere başladık. Üçüncü gün dayanamadım çünkü mantara benziyordu. Sabah erkenden uykulu bir halde çekime geldiğinde daha da kestirttim. Kendine geldiğinde saçları çoktan gitmişti. İlk iki günkü çekimleri yeniden yaptık. Bana setten ayrılıyorum artık diye çok bağırdı filmi görünce o da beğendi. Kız da uzun saçlıydı, çocukluğundan beri öyleymiş. Onunkini de ağlamaklı bir haldeyken kestik.

BU YAZIN ŞARKISI 50 MILA OLACAK
Filmin müzikleri için bir potpori yapacaktım. Bunun için 150 tane şarkı gönderdiler. Bir pazar günü otelde hepsini arka arkaya sıralayıp dinlerken 50 Mila'yı (50 bin) keşfettim. Şirket ise bu şarkının sekiz ay önce çıkıp hiç tutmadığını söyledi. Ama şimdi şarkı İtalya'da o kadar popüler ki söyleyen Nina Zilli, benimle karşılaştığında önümde diz çökecek gibi oluyor. Şarkı eğlenceli gibi duyulsa da aslında kızın 50 bin gözyaşı döktüğünü anlatıyor.
BABAM İÇİN SİRKTE ÇALIŞAN AKROBAT GİBİYDİM
İnsan ister istemez ailesinin hoşuna gitmek için bir şeyler yapıyor. Onların onayını alma, kendini kanıtlama hissi hiç bitmiyor. Sanırım bu 80 yaşına kadar devam edecek. Hamam filmini yaparken babam durumdan memnundu ama yine de onun için "Sirkte çalışan akrobat" gibiydim. Çünkü diğer kardeşler mühendislik gibi işlerde çalışıyordu. Bir gün bana telefon açtı. Mezun olduğu Haydarpaşa Lisesi'nden arkadaşlarıyla yemeğe gitmiş. Orada "Sen Ferzan Özpetek'in nesi oluyorsun" demişler. "Babası oluyorum" deyince filmin ne kadar güzel olduğundan bahsetmişler, beni övmüşler. Bunun üzerine hemen beni aramış.
****
BEN DE KUTULARA SOKULUYORUM
Gaziantep geleneklere, bazı tabulara daha bağlı yaşanılan bir şehir. Eşcinsellik konusunun ön planda olduğu bir filmin galasını burda yapmaya karar verirken çelişkileriniz oldu mu?
- İçten davranıp, her şeyi ortaya koyduğunuzda seyirci bunu çok iyi anlıyor. Beğenmediği, yadırgadığı bir şeye bile saygı gösteriyor, anlayışlı davranıyor. Ayrıca aşk ve sevgi her şeyi aşar. Filmde de bunu görüyoruz. İki adamın uyuduğu ya da öpüştüğü sahneleri kesebilirdim, benim için hiçbir şey değişmezdi. Daha fazla seyirci bile gelebilirdi. Ama artık birilerinin bir şeyler yapması, bazı tabuları değiştirmesi gerek. Bunun için hayatımda her zaman kararlarımın, hayat yaşantımın arkasında durmaktan hoşlandım. Her şeyi gizlersem rahat uyuyamam. Dolambaçlı bir hayata gerek yok. Sinemam da bunu yansıtıyor.
Filmde anne arkadaşına, eşcinselliğin tedavi edilebilir bir şey olup olmadığını soruyor. Aslında gündemde de böyle bir konu var. Aileden sorumlu devlet bakanının "Eşcinsellik hastalıktır" demesine ne diyorsunuz?
- "10 asprinle geçiyor" desem...
Aslında bu pek çok insanın canını yakan bir konu. Bir sürü kişi bundan dolayı hayatını mahvediyor. Her şeyi kalıba sokmaya ne gerek var. Bir gün öyle bir dünya olsa ki, gaylerin ya da lezbiyenlerin kulüpleri ayrı olmasa. Bunun için 360 derece açık olmak lazım. Belirli kutulara girmek hayata ihanet gibi geliyor bana. Ama gazeteler tarafından ben de hep kutulara sokuluyorum.

KADIN-ERKEK İLİŞKİSİNDE IRKÇIYIM
İtalya'da da aynı önyargı var yani...
- Mesela İtalya'da kilise bunu "tercih" olarak adlandırıyor. Halbuki filmde benim anlatmak istediğim "tercih" değil. İnsan ya öyledir, ya böyle. Bu tercih edilmez. Ama kilise tercih olarak adlandırarak, "Bunu tercih etme" diyebiliyor. Tanrı böyle yaratmışsa seni kabul etmek zorunda kalacağını biliyor.
Filmde nasıl yaklaştınız bu konuya?
- Aslında konuyla biraz eğlenmiş oldum. Babanın oğlunun gay olduğunu öğrendikten sonra aşırı derecede ağlaması ve bunalıma girmesi beni çok eğlendirdi. Bir de tabii sokakta dolaşırken sürekli gülerek çevredekilere ruh halinin bozuk olduğunu belli etmemeye çalışması da çok komikti. Ama bir o kadar da gerçekti. Çünkü filmi çektiğim Lecce, aslında İtalya'nın en ilerici kısımlarından biri. Yine de o bölgede bir erkek babasına gay olduğunu söylediğinde nasıl tepki alacağını araştırdım. Burada bile "Çocuk söyledikten 30 dakika içinde bütün şehir biliyor olur" dediler. Kimse kimsenin yüzüne karşı bir şey söylemiyor. Babanın paranoyaklığı da buradan geliyor.
Türkiye'de de insanlar çevrelerinin ne düşüneceğini önceden kestirip ona göre kaygıyla hareket etmiyor mu zaten...
- Evet ne yazık ki öyle. Ama karda iz bırakmak için başkasının izinden yürünmemeli. Sanmayın ki İtalya'da yaşarken her şey kolay oluyor. Pek çok yerde zorluk yaşıyorum, kapılar yüzüme kapanıyor. Örneğin İtalya'da Türk bir yönetmem olmam da zorluk getiriyor. Yaptığım her işte başkalarından daha fazla efor harcamam gerekiyor.
İtalya'yla, ülkemiz arasında benzerlikler var mı erkek çocuğa verilen değer arasında?
- Erkek çocuk her yerde önemli. Kadınlara karşı da her tarafta sessiz, derinden bir ayrımcılık var. Bu yüzden ben filmlerimde kadınları öne çıkarıyorum. Hayatta ırkçı olduğum tek bir konu var o da kadın-erkek ilişkisi. Her zaman kadınların daha üstün olduğuna inanıyorum hayata karşı. Çünkü aynı iş yerinde, aynı özelliklere sahip kadınla erkek arasından erkek çok daha çabuk yükseliyor. Ama bunun kadına sağladığı avantajlar da var. Örneğin bir kadın her zaman daha hazırlıklı, detaycı olur. Siz farkında olmadan pek çok şeyi idare etmeyi başarır.
(Deniz İNCEOĞLU)

22 Mart 2010 Pazartesi

Yarkın kardeşler ilk kez aynı sahnedeydi

Yarkın Ritm Grubu üyeleri Ferruh ve Fahrettin Yarkın ile Ferda Anıl Yarkın'ın kardeş olduklarını biliyor muydunuz? Açıkçası ben duymamıştım. Zaten en yakınlarının bile "isim benzerliği" sandığı bu durumu, yeni öğrenmeme onlar da hiç şaşırmadı. Bilgiye yeni vakıf olmamı sağlayansa Yarkın Ritm Grubu'nun bu akşam kardeşleri Ferda Anıl Yarkın ve Erkan Oğur'la İstanbul'da İş Sanat'ta vereceği konser oldu. Üç kardeş, Enstrümani adını verdikleri konserde ilk kez aynı sahneyi paylaşacak. Biz de bu vesileyle Yarkın kardeşlerle buluşup müzik yaşamlarını ve konserin detaylarını konuştuk.
Ferda Anıl Yarkın, özellikle 90'lı yıllarda Üzülme, Sonuna Kadar, Evlilik Aşkı Öldürüyor gibi şarkılarla müzik dünyasında adından sıkça söz ettirmiş, listelerde bir numarada kalmıştı. Uzun süredir de piyasada adını duyamıyorduk. Meğer daha çok, ustası olduğu kemanla ilgileniyormuş.
1994'te Fahrettin ve Ferruh Yarkın'ın kurduğu Yarkın Ritm Grubu ise, Türk dinleyicisinin ne yazık ki fazla önem vermediği ama dünyanın her köşesinde tanınan bir grup. Türk ritmleri ve ritm sazlarını yurtdışında büyük konser salonlarında tanıtan grup her yıl İş Sanat'ta verdiği konsept konserlerine bu yıl “Enstrümani”yle devam ediyor. Konserde kardeşleri Ferda Anıl Yarkın ve Erkan Oğur onlara eşlik edecek. Türküler, popüler şarkılar ve Türk müziğinden sözlü ve enstrümantal parçalar çalınacak.
Konser vesilesiyle kardeş olduklarını öğrendiğim Ferda, Ferruh ve Fahrettin Yarkın'la Yeniköy'de en sevdikleri kafede buluştuk. Ve tabii ki ilk sorum "Peki biz neden sizin kardeş olduğunuzu hiç duymadık ya da sizi hiç aynı sahnede izlemedik" oldu. Verdikleri cevapsa çok netti "Hiç ihtiyaç duymadık."

MÜZİĞE İLK ADIMI FERDA ATTI
Ferruh Yarkın sözlerine şöyle devam ediyor: "Kardeşini almış gelmiş, demelerini istemeyiz. Çok yakın arkadaşlarımız bile Ferda'nın kardeşimiz olduğunu bilmez. Bu, utancımızdan değil. Söylemek anlamsız geliyor. E bundan çıkarımız da yok. Sadece soranlara söylüyoruz." Ferda Yarkın ise bunu onaylayıp bir anıyla devam ediyor: "Bana da 'Duydun mu, Yarkın Ritm Grubu diye bir grup varmış' diyorlar. Hatta Sezen Aksu, Yarkın Ritm Grubu'nun ilk albümü çıktığında çok beğenip bir ay dinlemiş. Sonra da beni arayıp, 'Sen onları tanıyor musun' diye sordu."
Üç kardeş, birbiriyle sohbet ederken çok eğleniyor, onlarca anı anlatıyorlar. Ferda Anıl Yarkın'ın ağabeylerine nasıl gıptayla ve saygıyla baktığıysa gözden kaçmıyor.
Onlara en çok merak ettiğim ikinci soruyu, "Küçükken ailede nasıl bir yaşam vardı, müziğe ilk kim adım attı" sorduğumdaysa Ferruh Bey gülerek cevap veriyor: "İnanmayacaksınız ama babamızdan sonra başı çeken Ferda oldu. Daha ilkokula başlamadan, alfabeden önce notaları öğrendi. Çünkü babamız zaten sürekli müzikle uğraşıyordu. O, tambur çalarken uyurduk. Evde müzik eksik olmazdı. Ama yine de önceliği Ferda kaptı."
Fahrettin Bey de ekliyor: "Biz okul koşturmacasındayken Ferda evde sürekli müzikle birlikteydi. Eve Zeki Müren, Yıldırım Gürses gibi müzisyenler girip çıkarken hepsiyle görüşüyor, onlardan etkileniyordu. Bu yüzden a,b,c yerine do,re,mi'yle atıldı hayata. Sonra da konservatuvara ilk giden o oldu. İlkokuldan sonra hemen başladı. Biz ancak liseden sonra gidebildik."

FERRUH SINAVIMDA GÖZETMEN OLDU
Ferda Anıl Yarkın, her ne kadar usta bir kemancı olarak bilinse de müziğe ilk, trompetle başlamış. Hatta ünlü trompetçi İmer Tümer'le sınıf arkadaşıymış: "Trompeti çok seviyordum ama böyle bir enstrümanı evde çalmak çok zordu. Tıkaçla bile denedim ama olmadı. Babam tambur çalıyordu. Sanırım ondan da etkilenerek Türk Müziği Devlet Konservatuvarı'na geçtim. Ağabeylerim de liseden sonra geldiler. Ama ben hâlâ öğrenciyken onlar öğretmen oldu. Hatta bir keresinde Ferruh sınavıma gözetmen olarak girdi."
Yarkın Ailesi'nin evinde müzikal anlamda yok yokmuş. Ferruh Bey kanun çalarken, Fahrettin Bey de ritm çalıyormuş. Babaları da tambur. "Peki anneniz bu duruma ne diyordu" diye sorduğumdaysa yine aralarında gülüşmeler başlıyor ve Ferda Anıl Yarkın anlatıyor: "Biz lisede okusak da akşamları farklı gazinolarda çalmaya giderdik. En zor durumdaki de annemizdi. Çünkü hepimiz farklı saatlerde gidip geliyorduk. Her saat yemek hazırlıyordu, hem de herkesin damak zevkine göre. Bir de hepimizin takım elbisesini hazırlamakla uğraşırdı. Gazinodan döneceğimiz saatlerde de camda beklerdi. Eşi olmayan bir kadındı. Biz yetmezmişiz gibi eve girip çıkan diğer müzisyenleri de dinlerdi. Bazı günler neredeyse 50 kişi olurdu."

HEM ÇALSIN
HEM SÖYLESİN
Evin içinde geçen müzikle dolu yaşamdan sonra büyüdüklerinde tabii ki farklı yollara devam ettiler. Ama her biri müziğin farklı alanında usta oldu. Sonunda Yarkın Ritm Grubu, Enstrümani konseri için kardeşleri Ferda Anıl Yarkın ve Erkan Oğur'la konser vermeye karar verince aynı sahnede buluştular. "Neden şimdi" diye sorduğumdaysa; "Yaklaşık yedi yıldır İş Sanat'ta konserler veriyoruz, yurtdışından solistler çağırıyoruz. Bu sefer hem enstrüman çalan, hem de şarkı okuyabilen birileri olsun istedik. Bunun üzerine Ferda Anıl Yarkın ve Erkan Oğur'u davet ettik. Çünkü ikisi de Yarkın Ritm Grubu'nun müziğini engellemeyecek, her çaldığımıza adapte olabilecek sanatçılar" diyorlar.
90 dakika sürecek konserde Yarkın Ritm Grubu ve Erkan Oğur'un muhteşem şarkılarının yanı sıra, Ferda Anıl Yarkın'ın Üzülme, Sonuna Kadar, Evlilik Aşkı Öldürüyor gibi bir dönemin popüler şarkılarını da farklı bir yorumla dinleyebilirsiniz.

3AS MI
3F Mİ
Yarkın kardeşler, üçünün birlikte sunacağı bir kültür sanat porgramı hazırlamayı planlıyor. İsmini de üçünün de ismi "f" harfiyle başladığından "3F" koymayı planlıyorlar. Bir diğer seçenek de babalarının onlara verdiği isim: "3 As". Hikayesi de Ferda Anıl Yarkın'ın doğduğu döneme dayanıyor. Çünkü babalarının arkadaşları "Neyin oldu" diye sorunca "3 As oldu" diye cevap vermiş.

(Deniz İnceoğlu - Hürriyet Keyif 20.03.2010)

15 Mart 2010 Pazartesi

Bu dergide herkes başka yola saptı

Uzaktan gördüğünüzde ya da işlerine baktığınızda çok cool, havalı ve bir o kadar da ulaşılmaz görünür fotoğrafçı Mehmet Turgut. Ama yanına yaklaşıp "Merhaba" dediğinizde bana göre dünyanın en sıcak kanlı ve konuşkan insanıdır.
Kendisiyle ilk tanışmam geçen yıl haber için gittiğim Sanatorium Sivil Sanat İnsiyatifi'nin Tünel yakınlarındaki galerisinde olmuştu. O zaman sergideki fotoğrafları için "Sanatoriumdan yola çıkarak şizofrenik bir durumun dışa vurumunu gösterdim. Bunun için de fotoğrafların ismi hastanelerde en ciddi rapor olan 46 ile başlayıp 46.5 ve 47 diye devam ediyor. Sanatçının kendi içinde şizofrenik durumları olabilir. Kötü kanın akıtılması ile tabir edebileceğimiz bir çalışma" demişti.

MEHMET TURGUT
BENİ BAŞTAN YARAT

İşte bahsettiği şizofrenik durumun dışa vurumu olan 46, şimdi muhteşem bir dergi olarak piyasada.
Daha kapağına bakar bakmaz içinde gerçekten pek çok sürprizin bizi beklediği anlaşılıyor. Örneğin köşe yazarı Ayşe Özyılmazel, stil konuğu olmuş. Çekim için Mehmet Turgut’un gömleğini giymiş. Şarkıcı Bengü, kanadı kopmuş melek konsepti ile orada. Tabii ki bu konuklardan en çarpıcısı kapak fotoğrafında bizi karşılayan Cem Yılmaz'a ait. Yılmaz, giydiği deli gömleğiyle derginin ismine de gönderme yapıyor. Çünkü derginin adı, gerçekten de deli raporundan geliyor. Mehmet Turgut bununla ilgli "Yaşadığımız coğrafyada yaptığınız işle ilgili yeni bir akım yaratmaya ve soluk getirmeye çalıştığınız zaman genelde bu adam deli der geçerler. 46 dergisi de dergicilik konusunda bugüne kadar görmediğimiz bir anlayışla doğdu. Bu sebeple de adını bir deli raporundan alması kaçınılmazdı" diyor.
Turgut'un baştan yarattığı bir diğer isim de Levent Can. Dergide her ay "Motion Pictures" başlığı altında bir konuk, herhangi bir filmden bir karakteri canlandıracak. Can da bu sayı için Wolverine oldu ve bakın karakterle ilgili neler diyor: "O bir mutant... Adeta yenilmez, üstün güçlere sahip bir ölüm makinasına dönüştürülmesine rağmen içinde azıcık kalmış insan tarafına sarılan bir karakter. Sakin, mazbut bir yaşam sürme amacıyla onu yaratanlara baş kaldıran bir karakter."

110'DAN İTİRAFLAR


Dergiyi heyecanla karıştırırken, benim için daha da güzel bir hâl almasına Aycan Çevik'in 110 grubuyla yaptığı röportajı vesile oldu. Geçen aylarda USB bileklik şeklinde çıkardıkları son albümleri "Sıfır"la herkesi çok şaşırtmışlardı. Şimdi de dergi için Fethi Karaduman'ın çektiği fotoğraflarda astronot kıyafeti giymeleri, solist Candan Tezel'in komik şakalar yapılacak olmasını göze alarak bir maymunla el ele yürümesi farklılıklarını bir kez daha ortaya koyuyor. Röportajlarındaysa pek çok şeyi itiraf ediyorlar:
"Hatalar yaptığımız oldu, bu kez onları tekrarlamayacağız dedik. Yalnız başından beri tam anlamıyla mainstream oynayan bir grup değildik. Menajerimizin oynaması, bize yol göstermesi gerekiyor. Öyle bir insan yoktu başımızda. Sonunda bu albümde o işi çözdük galiba. Aradan sıyrılman için farklılaşman gerekiyor artık. Sahne şovun olsun, kostümün olsun, şarkıların olsun ya da albümü insanlara nasıl ulaştırdığın olsun, bir yol bulman lazım. Albümü USB formatında çıkarırken ‘farklı olalım’ düşüncesi yoktu. 'Albüm satmayacak, bari USB’de çıkaralım, alanlara koleksiyonluk bir şey verelim' dedik. Ama işin yarattığı etki beklediğimizden farklı oldu ve hesaplamadan farklılaşmış olduk."
Görsel yönetmenliğini Arda Aktaş’ın üstlendiği, sorumlu yazı işleri müdürünün Çiğdem Yakar, yayın yönetmeni ise Eren Erdem olduğu dergiyi www.46magazine.com'dan da inceleyebilirsiniz.

(Deniz İNCEOĞLU - Hürriyet Keyif - 13.03.2010)

4 Mart 2010 Perşembe

Manga'ya Eurovision mu çarptı?

Manga!
Hatırlıyor musunuz 2004'te çıkardıkları ilk albümde kendilerini gizleyip sadece yarattıkları anime karakter Spa'yı öne çıkarmaları ne kadar konuşulmuştu. Türkiye'de hem müzik, hem de klip alanında büyük bir farklılığa imza atmışlardı. Zaten bunu albümlerinin 180 binin üzerinde satıp MÜYAP'tan Altın Plak kazanmasıyla da kanıtlamışlardı.
Kendilerini o kadar iyi bir yere oturtmuşlardı ki, ilk albümün ardından beş yıl hiç yeni bir şey yapmamalarına rağmen hayran kitlesinden bir tane bile fire vermediler. Tek albümle 250'nin üzerinde konser verme imkânı buldular.
Geçen yıl çıkardıkları ikinci albüm Şehr-i Hüzün’deki “Beni Benimle Bırak” parçası, albümü listelerde üst sıralara taşıdı ve adını yılın albümleri arasına yazdırdı. 2009'da MTV kanalı tarafından "Avrupa'nın en iyi sanatçısı" da seçilmiş olduklarından olacak, TRT bu yıl Norveç'te düzenlenecek 55. Eurovison Şarkı Yarışması'nda ülkemizi temsil etmesi için onları tercih etti.

KENDİLERİNDEN TAVİZ VERMEDEN DE OLABİLİRDİ

Peki tercih etti de ne oldu?
Bu kadar başarıya imza atmış, farklılıklarıyla öne çıkmış bir grubun şarkısını dinleyince siz neler hissettiniz?
Açıkçası ben, hayal kırıklığına uğradım!
Duyduğum sadece Türkiye'de yeni çıkan pop sanatçılarının bile yapabileceği bir müzik ve şarkı sözleriydi. Tabii bir de kaç yıldır Eurovision'a katılan Türk şarkılarında duyduğumuz darbuka sesi. Evet kabul ediyorum, Eurovision'un kültürüne uyan bir şarkı ama bizim bildiğimiz Manga bu değildi.
Böyle "tarz" bir grubun, böyle "basit" bir parçayla sahneye çıkması gerçekten yadırganacak bir durum. Evet belki onlara oy verecek olan diğer ülke vatandaşları şarkıyı çok beğenecek olabilir ve hatta Manga'yı birinci sıraya bile taşıyabilirler. Ama Manga, kariyerindeki farklı duruşu bilen Türk izleyicisine bu şarkıyı nasıl anlatacak onu bilemiyorum...
Tanıtım çekimindeki kıyafetler için birkaç söz söylemeden de edemeyeceğim.
Bizim bildiğimiz Manga'nın grup üyeleri farklı şapkalar ve aksesuvarlar kullanmayı severdi. Ama bu kez karşımızda tıpkı opera şarkılarını popa dönüştüren Il Divo grubu gibi bembeyaz bir takım elbise giymiş solist Ferman Akgül hayret uyandırıyor. Kendisini normalde böyle görmeye alışık değiliz. Umarım Eurovision gecesi her zaman görmeye alışık olduğumuz haline geri döner.
Son olarak 2006'da Finlandiyalı Lordi grubunun kendinden hiçbir taviz vermeden Eurovision kültürüne hiç uymayan hard rock bir şarkı ve kostümlerle bu yarışmayı kazandığını hatırlatmakta da fayda var diye düşünüyorum!
Siz de benim gibi düşünüyor ya da buna karşı çıkıyorsanız fikirlerinizi sağ taraftaki ankette belirtebilirsiniz.

(Deniz İNCEOĞLU - Hürriyet Keyif - 6.7.2010)

1 Mart 2010 Pazartesi

Bu festival bir gün değil, bir yıl sürecek

Önümüz 8 Mart. Yani Dünya Kadınlar Günü.
Her yerde kadınlar ve onların hakları için çeşitli etkinlikler düzenlenmeye başlıyor. Çoğu da söyleyeceğini ya bu tek güne ya da tek haftaya sığdırıp işi geçiştiriyor. Bunların geleceğe ne kadar iz bırakacağıysa ayrı bir tartışma konusu olur...
Benim anlatacağım proje, küratörlüğünü Ayşegül Sönmez’in, sergiler küratörlüğünü de Arzu Yayıntaş’ın yaptığı büyük bir proje: Aile Ağacı. Tam adıyla "Kadın Başına Bir Festival: Aile Ağacı Projesi".
Adından anlaşılacağı gibi bir aile gibi büyüyecek bu proje, sadece bu 8 Mart günü ya da haftası olmayacak. Ta 2011'in 8 Mart'ına kadar sürecek.
Peki neler mi olacak?
İlk etkinlik 7 Mart'ta Garajistanbul'da. Gazeteci Ayşegül Oğuz yönetiminde farklı sınıftan, yaştan ve semtten 150 kadına hangi şarkıları sevdikleri sorulmuş. 7 Mart gecesi de kadınların sevdikleri bu şarkıları DJ Hardcore Süreyya'nın çalacağı bir parti düzenlenecek. Aynı şarkılardan karaoke de yapılacak. Gecenin sonunda "İyi saatte olsunlar" grubu sürpriz bir performans sergileyecek.

KENDİ MANİFESTONUZU GÖNDERİN

Festivalin asıl açılışı ise 8 Mart saat 17.00'de yine Garajistanbul'da başlayacak olan Manifesto Koşusu'yla yapılacak. Ama bu bildiğiniz koşulardan değil, sadece bir gönderme. Ve gerçekleşebilmesi için, sizin de katılımınız şart. Nasıl mı?
Sadece bir manifesto göndereceksiniz. Tabii ki bunun illaha da ağdalı cümlelerle yazılmış, önemli mesajlar veren uzun bir metin olması gerekmiyor. Sevdiğiniz bir şiiri, bir şarkının nakaratını, romandan bir alıntıyı ve hatta çektiğiniz ya da sevdiğiniz bir video görüntüsünü de proje ekibine gönderebilirsiniz. Örneğin şimdiye kadar bir sanat tarihçisi hiç bilinmeyen bir kadın sanatçının biyografisini yollamış, Travesti Gerilla Hareketi bir şeyler karalamış, birisi sevdiği bir kadın şarkıcının en sevdiği şarkısının sözlerini yollamış. Peki bunları yollayacaksınız da ne olacak...
İster o gün orada olun, ister olmayın, sizin gönderdiğiniz de dahil tüm manifestolar sahnede okunacak. Kimisi kendininkini, kimisi de yine oradaki bir katılımcının manifestosunu seslendirecek. Asıl amaç, çok sesliliği yakalayabilmek. Ve en önemlisi de bu manifestoların sahipleri sadece kadınlar değil, tüm toplumsal cinsiyet asimetrisi mağdurları olacak. Ayrıca aktivistler, akademisyenler ve pek çok sanatçı biraraya gelecek. Kimlikle ilgili söz söylemek isteyen herkes orada olacak.
Ekibin 2011 yılının 8 Mart'ına kadar devam edecek projeleri arasında pek çok retrospektif sergi ve orta-genç ya da eski kuşağı biraraya getiren bri sergi projesi var. Bunun için de destek bekliyorlar.
Hem manifestolarınızı, hem de destek isteğinizi "kadinbasina@gmail.com" e-posta adresine ya da "Kadın Başına Bir Festival" adına "Urban Kafe Kartal Sokak No:6/A Beyoğlu İstanbul" posta adresine gönderebilirsiniz.

(Deniz İnceoğlu - Hürriyet Keyif - 27.02.2010)

23 Şubat 2010 Salı

Don Kişot'un hayal dünyasına girin

Geçen hafta Kadıköy Süreyya Operası'nda Don Kişot'un hayal dünyasındaydım. Nasıl mı? Muhteşem bir bale galasıyla. İstanbul Devlet Opera ve Balesi'nin (İDOB) başarılı dansçılarının sahnelediği eser Don Kişot, Miguel de Cervantes’in aynı ismi taşıyan romanından Ludwig Minkus’un bestesiyle bale sahnesine taşınıyor. İlke Kodal ve Arkın Zirek'in başrolleri paylaştığı galada karşılaştığım muhteşemlik eminim sizi de etkileyecek.
Hikayeyi herkes biliyor, uzun uzun anlatmaya gerek yok. Adı üstünde Don Kişot bu!
Sürekli şövalye serüvenleri okumaktan aklı karışmış yaşlı, aristokrat ve aklına koyduğunu yapan bir kahraman. Ve karışmış aklının ona gösterdiği pek çok hayal... İDOB'un başkoreografı Mehmet Balkan'ın yönetiminde sahnelenen Don Kişot balesinde de aynı kahraman, aynı hikaye, aynı hayaller var...
Süreyya Operası'nın kıpkırmızı perdesi açıldığında muhteşem bir çizimle karşılaştık. Ana perdenin arkasından çıkan Don Kişot, Sanço Panza ve meşhur yeldeğirmeninin olduğu bu çizimi dekoratör Tayfun Çebi tasarlamış. Onu izlerken bize Minkus'un besteleri eşlik ediyor.
Birkaç dakika sonra da heyecanla beklediğimiz cesur yürekli kahraman Don Kişot çıkveriyor. Kendini nasıl şövalye ilan ettiğini izledikten sonra uşağı Sanço'yla yaşadığı maceralar başlıyor. Bu maceranın kahramanları tabii ki Don Kişot'un aşık olduğu Dulcinea (Deniz Zirek), güzeller güzeli Kitri (İlke Kodal) ve yakışıklı genç Basil'di (Arkın Zirek).

HAREKETLİ SAHNE ŞART
Dediğim gibi macerayı anlatmaya gerek yok. Zaten hepimiz biliyoruz. Burada öncelikle dekoru, ardından başarılı koreografiyi ve tabii ki dansçıları anlatmak şart.
Tayfun Çebi'nin hazırladığı dekor için bir bale dekoru demek hafif kalır. Adeta opera izliyormuş gibi hissediyor insan. Özellikle balerin İlke Kodal'ın sahneyle ilgili şu şekilde yakındığını duyunca; "Keşke sahne daha büyük olsaydı. Çünkü istediğimiz kadar yayılamadık. Ama mecburduk. Çünkü klasik baleyi bıraktığınızda, o da sizi bırakıyor" dekoratörün o görkemli dekoru ne tür zorluklarla yarattığını hayal edebiliyorsunuz. Gözler bir de dekor değişen bölümlerde ister istemez AKM'nin hareketli ve hacimli sahnesini arıyor tabii...
Avrupa’nın en iyi 10 koreografı listesine üç kez giren Mehmet Balkan, Don Kişot'taki farklılığını da göstermiş. Pek çok koreografide arka planda, bir figüran gibi kalan Don Kişot, onun sayesinde daha ön planda kalıyor. Ve bakın Mehmet Balkan, Don Kişot'un İstanbul'da başına gelenleri nasıl anlatıyor: "Bir uyuz beygir, sersem bir at uşağı ve şizofreni maskesi ardına gizlenmiş ihtiyar bir beyefendi. Sahnede matador pelerinleri, tütüler ve pointlerle yeniden hayat buluyor. Nureyev, Baryshnikov gibi önemli koreografların Don Kişotlar'ında dans ettiğim dönemde hep, bu ihtiyar şövalyeye haksızlık edildiğini düşünürdüm. Bugüne kadar onlarca koreografa yan karakter olmuş La Manchalı yiğite başrol vermekteki amacım, ona itibarını iade etmekti."

DON KİŞOT'TA ÜÇÜNCÜ KEZ BAŞROLDE PARTNERLER
Arkın Zirek ve İlke Kodal. İkisi de İstanbul Devlet Opera ve Balesi'nin en önemli dansçılarından. Sahneye çıktıkları her an izleyiciyi büyülemeyi başarıyorlar. Don Kişot'ta Kitri ve Basil'i canlandıran ikili hem hareketli, hem de romantik düetleriyle izleyicinin, elleri kızarıncaya kadar alkışlamasını sağladılar. Çoğu kişi kendini tutamayıp dans bitmeden bile alkışladı. Aslında canlandırdıkları her karakteri çok iyi sahneliyorlar ama Don Kişot'un yeri onlar için çok ayrı. Aynı dönemde okudukları konservatuvarın bitirmesinde Don Kişot2un bir bölümünde birlikte dans ettiler. Ardından 2001 yılında Don Kişot'un reprodüksiyonu sahnelendiğinde bu kez sahnede yine aynı karakterler için biraraya geldiler. Dokuz yıl sonra aynı eser için yeniden biraraya gelmelerini bakın nasıl anlatıyorlar...
Arkın Zirek
HALKI TEMSİL EDİYORUM
Her balet, kariyerinde bir kez de olsa Don Kişot'taki Basil olmak ister. Çünkü Don Kişot balesi, Kuğu Gölü ve Uyuyan Güzel furyasından sonra klasik bale repartuvarının mihenk taşlarından sayılıyor. Balede herkesin fiziğine ya da karakterine göre prens, halk çocuğu ya da fakir köle gibi karakter yakıştırmaları yapılır. Ben halkı temsil eden taraftanım. Seyirciyle iletişim kurmayı daha çok seviyorum. Asil kan taşıyan, prens gibi bir rolü üstlenmektense halktan biri olarak dans etmeyi tercih ederim. Çünkü temsilde seyirciyi sahneye almayı seviyorum. 2001'de Basil olarak dans ettiğimde üzerimde tatlı bir sersemlik vardı. Çok genç, bitirim ve ateş doluydum. Şimdi hayatın çemberinden geçmiş, her şeyden haberdar bir şekilde ama yine aynı heyecan, ateşle doluyum. Sadece daha oturmuş bir karakter çıkıyor ortaya. Bir de eskiden kendimi daha fazla öne çıkarırdım. Artık sadece Basil'im.

İlke Kodal
"BİZ OLDUK" DEMİYORUZ
Konservatuvardayken dans etmek istediğim öncelikli eserlerden biriydi. Her şeyi barındıran bir hikayesi var. 2001'de yine Arkın Zirek'le dans ederken çok genç ve tecrübesizdim. Yeniden beraber dans edeceğimizi öğrenince çok sevindik. Çok uzun zamandır beraber dans etmiş olmanın verdiği güven, iyi bir enerji veriyor. GÖzümüzün ucuyla birbirimize baktığımızda ne yapacağımızı anlayabilen dansçılar olduk. Son gösterilerde bunun keyfini daha çok çıkartıyoruz. Bir bütün olduk artık. Bu bütünlük sadece sahnede değil, sosyal hayatımızda da görüşüp birbirimizi yakından tanımamıza da dayanıyor. Ama bu tanışıklığa bilinçli yaklaşıyor ve her şeye yeniden başlıyormuş gibi davranıyoruz. Hiçbir zaman "Biz olduk" demiyoruz.

-----**-----
Müzik düzenlemesi Andrea Barlog Dekor Tayfun Çebi Kostüm Serdar Başbuğ Don Quixote Cenk Karayel/Serkan Çelik/Benan Göktan Dulcinea Deniz Zirek/Ebru Mıhçıoğlu Kitri İlke Kodal/Tülay Yalçınkaya/Deniz Zirek/Zuhal Balkan Basil Arkın Zirek/Selim Borak/Berk Sarıbay/Erhan Güzel/Melih Mertel Espada Onur Tunay/Mehmet Nuri Arkan.
**Eseri 24-27 Şubat ve 2-6-10-13-16 Mart'ta Kadıköy Süreyya Operası Sahnesi’nde izleyebilirsiniz. Tel: 0216 356 15 31.


(Deniz İNCEOĞLU - Hürriyet Keyif - 21.02.2010)