18 Ağustos 2011 Perşembe

Eleştirmenler onu seçti


Ünlü bir cazcı olmasına rağmen, adı belki de müzikten çok, özellikle de 60'larda ırkçılığa karşı verdiği mücadeleyle anıldı. Ve yine belki de bu yolda verdiği savaş yüzünden caz dünyasında hak ettiği konuma kavuşmakta çok gecikti.
Neyse ki son yıllarda adı, Betty Carter ile birlikte yaşayan iki caz divasından biri olarak anılmaya başlanmıştı. Ama bunun tadını pek de uzun süre çıkaramadı.
Tam bir yıl önce, 14 Ağustos 2010'da, 80 yaşındayken hayata veda etti.
Cazın efsanevi isimlerinden Abbey Lincoln'dan bahsediyorum.

DÖRT İSİM BİRDEN

Billie Holiday ve Coleman Hawkins'i dinleyerek caz müziğiyle tanışan Lincoln, 19 yaşında bir amatör şarkı yarışmasını kazanmıştı. 1951'de Anna Marie adıyla profesyonel anlamda şarkı söylemeye başladı. Kendisinin gerçek adı Anna Marie Wooldridge'ydi. Sadece bununla yetinmedi. Fotomodellik, oyunculuk, şarkıcılık, politika ve kültür elçiliği gibi birçok değişik alanda çalıştı. 1957'de Ebony dergisine "The Girl Can't Help It" adlı filmdeki rolünde giydiği Marilyn Monroe elbiseleriyle kapak olan Lincoln, ismini bu sefer de Gaby Lee olarak değiştirerek New York kulüplerinde şarkı söylemeye başladı. Bakın müzik yazarı Murat Beşer, bu farklı isimlerle ilgili ne diyor: "11 çocuklu bir ailede yetişti. Gerçek adı Anna Marie Wooldridge. Hiçbirini kendinin bulmadığı, üç takma isim, belli dönemlerini temsil ediyordu. Aminata Moseka, ona Afrika’da Gine başbakanı tarafından verilmiş. Gaby, Los Angeles’daki Fransız revüsü Moulin Rouge’da iş bulduğunda ona takılan isimdi. Ve son olarak Abbey Lincoln, menajerliğini yapan söz yazarı bir kadının buluşu."
1957'de davulcu Max Roach ile anlaşan Abbey Lincoln, aynı yıl Sonny Rollins, Wyııton Kelly,
Paul Chambers ve Kenny Dorham ile birlikte "That's Him" adlı ilk plak çalışmasını yaptı. 1960 yılında Max Roach ile "We Insist, Freedom Now Suite," 1961 yılında da Eric Dolphy ve Coleman Hawkins'le birlikte "Straight Ahead" gibi caz tarihinin iki önemli yapıtına imzasını attı. 1962'de Max Roach ile evlendi. 1992'de çıkardığı ve içinde Stan Getz'in de olduğu "You Gotta Pay the Band" çalışması ile Billboard caz listelerinde bir numaraya kadar yükseldi. Kendi bestelerini yaptığı için cazcıların arasında ayrıcalıklı bir konumu olan Abbey lincoln, şarkılannda adeta hikayeler anlatır.
14 Ağustos'ta kaybettiğimiz Abbey Lincoln, ölümünün ardından da onurlandırılmaya devam ediyor. ABD’de yayınlanan en saygın caz dergilerinden Downbeat'in 59’uncu Eleştirmenler Anketi'nde ABD ve Avrupalı eleştirmenler tarafından en iyi seçildi, Şöhretler Galerisi’ne alındı.
Biz de bu vesileyle kendisini bir kez daha anmış olalım.

(Deniz İNCEOĞLU - Hürriyet Keyif - 13.8.2011)

4 Ağustos 2011 Perşembe

Aralarında sadece 3 yüzyıl var

Yurtdışında sanat dünyasında yeni bir trend başladı.
Büyük bir sergi organizasyonunda iki kişinin işleri aynı anda sergileniyor.
Biri günümüzden ya da bu yüzyıldan sanatçılar arasından seçilirken, diğeri önceki yüzyıllardan usta bir isim oluyor.
Bu durumla her zaman karşılaşabiliriz, ne tür bir ilginçliği var ki, diyebilirsiniz...
Ama gerçekten ilginç.
İki sanatçı arasında mutlaka bir bağ kuruluyor.
Aynı tekniği, renkleri kullanmış, aynı okullara gitmiş ya da farklı dönemlerde aynı bölgede yaşamış olabiliyorlar.
Konuyu gündemdeki bir örnekle anlatmak en faydalısı olacak.
Örneğin şu sıralar İngiltere'deki Dulwich Resim Galerisi'nde buna benzer bir sergi var:
"Twombly and Poussin: Arcadian Painters", Türkçesiyle "Twombly ve Poussin: Pastoral Ressamlar."
Twombly ya da tam adıyla 'Edwin Parker "Cy" Twombly, Jr.' Amerikalı bir ressam. 1928-2011 yılları arasında yaşamış sanatçı, dışavurumcu, büyük ölçekli, özgürce karalanmış, galigrafi stilindeki işleriyle tanınıyor.
Nicolas Poussin ise 1594-1665 yılları arasında yaşamış bir Fransız sanatçı. Klasik işleri, 17. yüzyıl Barok stilini gösteriyor.
Peki, onları biraraya getiren ortak özellik ne oldu...

AYNI GİZEM
AYNI PASTORALLİK
Aralarında neredeyse üç yüzyıl olmasına rağmen onları aynı sergide biraya getiren en önemli unsur, öncelikle ikisinin de 30'lu yaşlarında Roma'ya taşınması oldu. Bazı kişisel sebeplerden ötürü hayatlarının en üretken döneminde Roma'ya taşınan sanatçılar, uzun süre burada kaldılar. Bu da onların aynı binalardan, aynı çiçek türlerinden, aynı şekillerden, havadan, sudan etkilendiğini anlatıyor.
Üstelik Twombly bir keresinde "Poussin olmayı çok isterdim" demişti.
İki sanatçı da aynı klasik gizemden, Rönesans resimlerinden ve pastoral renklerden etkilenmişti. İkisi de dört mevsimi resmetmişti.
Bu benzerlikleri daha yakından görmek isterseniz sergi 25 Eylül'e kadar açık.

(Deniz İNCEOĞLU - 30.07.2011 - Hürriyet Keyif)

26 Temmuz 2011 Salı

Bistro'nun sakin avlusu, POPUP'ın oyun okumaları


Özellikle müzelerin kafe ve r
estoranları bana her zaman ilaç gibi gelmiştir. Uzun soluklu eser izlemelerinden sonra ferah bir ortamda alınan yemek ya da bir kahve, hem eserleri bir daha derinlemesine düşünmemi hem de bir sonraki programı yapmamı sağlar.
Şu sıralar bunun için en yeni mekânım Garanti Bankası'nın geçen aylarda Beyoğlu'nda açtığı SALT'ın içindeki Bistro. Sadece SALT değil, Beyoğlu'ndaki diğer galerileri gezdikten sonra da dinlenmek için ideal bir mekân. Bu sıcak günlerde iç kısmını pek tercih etmiyorum, çünkü muhteşem bir avlusu var. Binanın arkasında kalan bölüm, Beyoğlu için fazlasıyla sakin, dinlendirici.
Şef Murat Bozok ve işadamı Ali Selçuk'un ortaklaşa açtığı Bistro'nun a la carte mönüsünün yanı sıra dikkatleri sergiye özel hazırladığı mönüsü çekiyor. Bistro’daki mönüler, SALT Beyoğlu’ndaki sergiler değiştikçe; sanatçıların eserlerinden, beğenilerinden, kültür ve yaşamlarından yola çıkılarak yenileniyor. Örneğin şu sıralarda sunulan mönünün başlangıcındaki domates salatası, SALT Beyoğlu’nun yeniden işlevlendirilmesi sırasında, binanın 4. katında oluşturulan “Bahçe”den esinlenilmiş. Ana yemek "Köfte - Ekmek ve Salatalık Uyarlaması", Ahmet Öğüt’ün “Yokuş Boyunca” adlı enstalasyonu doğrultusunda, İstanbul'un yokuşlu sokaklarında rastlamaya alışkın olduğumuz seyyar köfte-ekmek arabaları düşünülerek hazırlanmış. Tatlı olarak seçilen Amaroneli Sufle, “Ben bir stüdyo sanatçısı değilim” sergisine konu olan Hüseyin Bahri Alptekin’in en sevdiği şarap olan Amarone’dan esinlenilmiş. Mönü 45 lira, Bistro öğlen 12'den gece yarısına kadar açık. Mutlaka bir uğrayın.

KAHVE İÇERKEN DOT EKİBİNİN OYUN OKUMASINI DİNLEYİN
Önce bir yemek yiyeyim sonra da şöyle bir kahve içip biraz dergi kitap karıştırayım diyorsanız, önerim yeni açılan POPUP olacak. Sıradışı
oyunlarıyla her zaman dikkatleri üzerine toplayan Dot ekibi, Maçka G-Mall'daki sahnesinin ön tarafında açtı burayı. Ve tabii ki kültür sanat ağırlıklı bir mekân olarak tasarladı. POPUP, çizgi roman meraklıları için hazırlanmış kütüphanesi, alternatif videoların, konser kayıtlarının seyredildiği ekranı, playstation köşesi ve yemyeşil bahçesiyle rahat ve konforlu bir kafe.
Buna eşlik edense rock, caz, blues, lounge müziklerin 80’ler, 90’lar ve yeni nesil, enerjili ve seçkin örnekleri. Mönüden önereceklerim arasında sebzeli İspanyol omleti, köy ekmeği üzerinde portakal soslu deniz levreği, siyah fasulye çorbası, somonlu seviçe ve lazanya var.
POPUP'ın tüm bunlar dışında en dikkat çekici yanıysa oyuncuların provaları. Evet, DOT oyuncuları sahneleyecekleri yeni eserlerin okuma provalarını burada yapıyor. Neden siz de onlara eşlik etmeyesiniz...

(Deniz İNCEOĞLU - Hürriyet Keyif - 23.7.2011)


23 Haziran 2011 Perşembe

Neler oldu, neler dediler!

KEANU REEVES KİTAP YAZMIŞ
İnternette dolanırken şans eseri fark ettim. Matrix serisiyle daha da popüler olan ünlü oyuncu Keanu Reeves meğer bir de kitaba imza atmış: Ode to Happiness. Adını Türkçe'ye çevirmeye çalışırsak Mutluluğa Övgü diyebiliriz. Kitap aslında Alexandre Grant'ın çizimlerinden oluşuyor. Reeves de metinleri
ni hazırlamış. Yazılan kritiklere göre, her sayfadaki farklı cümleler, adeta Keanu Reeves'in "kendine acıma" duygusunu yansıtıyormuş. Reeves ise kitap hakkında şöyle diyor: "Mutfağımda arkadaşım Janey'le takılıyorduk. Bir yandan da radyo açıktı. O sırada depresyonlu, acı dolu nostaljik müzikler çalıyordu. Yani, çok yalnızım, terk edildim, kalbim kırıldı... gibi
cümleler çok fazlaydı. İnanılmaz korkunçtu. İşte bu sırada kağıda bir şeyler karalamaya başladım: 'Banyo yapıyorsun, mumu yaktın ve depresyondasın...' Bu cümleler o sırada Janey'yi çok güldürdü. Ben de bu şekilde kendime acıyarak yazmaya devam ettim."
Kitap geçen şubat ayında yayımlandı. Amazon'da bulmak mümkün. Yalnız fiyatı 20 euro'nun üzerinde.

DR. HOUSE ASLINDA SPORCU OLMAK İSTİYORMUŞ
Almanya'nın önemli gazetelerinden Die Zeit'ta geçen hafta Hugh Lauries, nam-ı diğer Dr. House'la röportaj vardı. Muhabir, henüz 16
yaşındayken tüm hayallerini gerçekleştirdiğini, müzisyen ve oyuncu olduğundan bahsediyor, bir de babasının mesleği doktorluğu da oyunculukta iyice öğrendiğini söylüyordu. Ancak bu yoruma Lauries'in cevabı aynen şöyle: "Aslında komik olan, oyunculuğun benim için çok büyük bir hayal olup olmadığından çok emin değilim. Açıkçası İngiltere Milli Takımı'nda ünlü bir kriket oyuncusu olmayı çok isterdim. Ama sanırım bu, gerçekten bir hayal olarak kalırdı.

ARTIK METALLICA YOK LOUTALLICA VAR
Müzik dünyası geçen hafta pek de beklenmeyen, olması hayal gibi nitelendirilen bir haber aldı.
Metallica ve Lou Reed birlikte albüm hazırlamışlar. Metallica'nın resmi sitesinden verilen bilgide henüz yayımlanma tarihi belirtilmemiş. Ama geçen hafta kayıtları bitirdiklerini,a toplam 10 şarkı olduğunu söylemişler. Albümün ortaya çıkış hikayesiyse 2009'a dayanıyor. Rock and Roll Hall of Fame'de Lou Reed ve Metallica birlikte konser vermişti. Hemen ardından Reed, grubun San Francisco'daki stüdyosuna görüşmeye gitmiş. Geçen birkaç ayda da kayıtları hazırlamışlar. Bu muhteşem birlikteliğe acaba "Loutallica" adını verseler nasıl olurdu...


(Deniz İNCEOĞLU - Hürriyet Keyif - 18.06.2011)


9 Haziran 2011 Perşembe

Son noktayı Zafer Başoğul koydu

Bir önceki "Kitabın içeriğine değil nasıl pazarlandığına bak" başlıklı yazımı okuyanlar bilir. Son bir yıldır kitap piyasasında icat edilen pazarlama yöntemlerinden bahsetmiştim. Blog yazarının kitabı "Küçük Aptalın Büyük Dünyası", Yedi Ölümcül Günah serisi, Aykut Oğut'un ayna kapaklı son kitabı ve barkot sistemini kullanan "1 Kadın 2 Salak" verdiğim örnekler arasındaydı. Her birinin kendine özgü yeni pazarlama, okuyucunun ilgisini çekme yöntemleri var.
Tüm yapılanlar iyi mi yoksa kötü mü, uzun uzun tartışılabilir. Ama bunlara son noktayı Zafer Başoğul'un
ilk kitabının koyduğunu yazmadan edemeyeceğim. Başoğul'un geçen hafta birkaç yerde röportajı çıktı belki denk gelmişsinizdir.
Evet, o kitaptan bahsediyorum... Arka kapağında prezervatif olandan.
Kitabın ismi "Af". Kapağındaki alt kısma,
"Birilkeninhikayesi" diye not düşülmüş. Konusunu okumak için arkasını çeivirdiğinizdeyse sizi gerçek bir prezervatif karşılayacak. Bunu gören insan haliyle kitabın konusunu çok daha fazla merak ediyor. Aklı fesat olanlar "Uygulamalı bir yöntem mi var acaba" diye bile düşünebilir...
Kitap, nefret ve sabır üzerine kurulu altı yıllık tutkulu bir aşk hikayesini anlatıyor aslında. Bir de aşk ve ilişki üzerine derinden incelemeler yapıyor, detaylar veriyor okuyucuya. Ama kitabın asıl misyonunun Türkiye'deki HIV Pozitif gerçeğine bir gönderme yapmak olduğunu söylüyor yazar Zafer
Başoğul. İşte bu yüzden kitabının arka kapağına bir prezervatif yerleştirmiş. Prezervatifle ilgili tüm önyargıları da göze almış.
Hatta kendisi şöyle de bir cümle kuruyor: "Prezervatifi bir promosyon malzemesi yaptığım söylenebilir, dikkat çekme öğesi olarak kullandığım düşünülebilirdi. Fakat benim kitapta anlatmaya çalıştığım ilk konu, bir ilkenin hikayesidir. Bu hikaye ile birlikte Türkiye'de bu tabu ürün prezervatif ile ilgili bir adım atma isteğim, bazı riskleri göze almam gerektiğini düşündürdü. Öte yandan bu kitap bir sosyal sorumluluk misyonu da üstlenecek, HIV Pozitif ve AIDS gerçeği hakkında da bir deşifre yapacaktı."
Hepsi iyi güzel hoş da, sanırım tüm bunları söylerken kendisinin Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler Bölümü’nden mezun olduğunu ve uzun yıllardır halkla ilişkiler yaptığını da göz önünde bulundurmak gerekiyor. Artık durum, bir pazarlama harikası mı yoksa gerçekten sosyal sorumluluk projesi mi siz karar verin...

(Deniz İNCEOĞLU - Hürriyet Keyif - 4.6.2011)


2 Haziran 2011 Perşembe

Kitabın içeriğine değil nasıl pazarlandığına bak

Herhalde en fazla bir yıl olmuştur...
Kitleler daha çok internet kullanmaya başlayıp özellikle de cep telefonlarından sürekli sosyal ağ bağlantısı kurduklarından kitapçılar da kendini bu dünyaya kaptırdı.
Önce büyük bir Pucca furyası patladı. İnternette kendi blog'unda günlük tutan Pucca, yüzünü Marilyn Monroe'nun fotoğrafıyla kapatarak kendi kitabının kapağı oldu. "Küçük Aptalın Büyük Dünyası" adıyla yayınlandı, pek çok kişinin merakını uyandırdı.
Birkaç ay önce de İstanbul sokaklarının duvarlarında "Dex" ya da "X" gibi ne olduğu belirsiz simgeler görülmeye başladı. X’in bilinmeyen anlamına gelmesi doğru ve dikkat çekici bir noktaydı. İnsanlar merak etti. Aslında bu imgeler, Dex Kitap'ın "Yedi Ölümcül Günah" serisinin reklamıydı. Yayımcıların söylediğine göre gece kulübü sanıp, rezervasyon için arayanlar bile
olmuş. Dex Kitap'ın amacı, 16-25 yaş arasındaki gençlerin ilgisini çekmekti. Bakın Doğan Egmont Genel Yayın Direktörü, o dönemde Hürriyet Cumartesi'ye verdiği röportajda ne demiş: "Dex eğlenceli ve fantastik bulduğunuz, korktuğunuz ne varsa onları vaat ediyor. Çünkü günümüz gençleri fantastik ve kurgu üzerine kitaplar okumayı seviyor. Paranormal ilgilerini çekiyor.
Her şeyi mobil olarak yaşıyor. Bu yüzden Dex Publication’ı (yayınevi) kısaltarak www.dexpub.com internet sitesini kurduk. Blog işlevi de gören bu site, bir nevi gençlerin iletişim noktası olacak. Yakında bu site üzerinden açılacak bir bölümde günahlarını paylaşacaklar. Sitede bir de ‘Yedi Ölümcül Günah’ serisi için çektiğimiz klip var. Başrolünde oyuncu Özgür Özberk oynuyor. Gençlere tek bir mekanda bile yedi günahla karşılaşabileceklerini göstermek istedik."

AYNALI MI
MOBİL BARKOTLU MU

İşte bu tür şeyler geçen haftalarda olanların zeminini hazırladı belki de...
Kitapçılar okuyucuların ya da hâlâ okumayanların ilgisini çekmek için farklı farklı pazarlama yöntemleri başlattı. Kimisi kendince bir şeyler buldu, kimisi günümüzün teknolojisini sıkı takip edip işe girişti.
Örneğin iki yıl önce çıkardığı ilk kitabı "Evrenden Torpilim Var"la adını duyuran Aykut Oğut, bu kez kapağına 10.4 x 17.3 santimetre boyutlarında bir ayna yerleştirilen bir kitap çıkardı. İsim koymadığı kitap için "Herkes kendi doğrusunu bulsun istedim. Sonra kitaplara isim verdiğimizi ve bunları bile okuyucuya dikte ettiğimizi düşündüm. Bu yüzden kitaba isim koymadım. Bu yeni kitap kendi doğrularınızı masaya yumruk gibi vurmanızın faydalarını anlatıyor" diyor. Yani bir nevi "Aynaya bak, kendini gör" diyor yazar. Ya da belki de "Öyle tek düze işler artık satmıyor, kapakta dikkati çektin çektin, çekemedin olmaz" demek istiyordur.
Aynı dönemde çıkan bir diğer ilginç kitap da "1 Kadın 2 Salak".
Alkışlarlayaşıyorum sitesinin kurucusu Mesut Bahtiyar ve ilk
yöneticisi Varmicaycen'in beraber yazdıkları bu kitap interaktivitenin basılı kitaplara nasıl yansıdığının son noktası sayılabilir.
Kitap, güzel ve akıllı bir kadının ve tehlikeli iki salağın başrollerinde olduğu romantik bir gerilim. Buraya kadar her şey normal. İlginç olan kısmı, sayfalarındaki mobil barkotlar. Okur, kahramanlarımız Fatih ve Livio’nun macerasına tat katan ayrıntılara müzik, fotoğraf, video ve konum bilgisi olarak da ulaşabiliyor. Kitabın sayfalarına yerleştirilen mobil barkotları, cep telefonlarınızın kamerasıyla okutarak, internet üzerinden sürpriz içeriklere ulaşabiliyorsunuz. Örneğin kahramanlarımız okuduğunuz sayfada bir kafede oturuyorsa, siz oradaki barkoda tıkladığınızda onların kafede dinlediği müziği duyabiliyorsunuz. Ya da aralarında konuştukları film ya da dizilerin kısa yollarını görüyorsunuz. Kitabı anlamak için bu barkodları kullanmanız şart değil. Uygulama sadece eğlenceyi artırmak, okuyucuyu kitabın içine biraz daha çekebilmek için...
Bunlar dışında son dönemde pazarlama tarzı en çok hoşuma giden kitaplardan biri de Domingo'dan çıkan "ON BİR". İnanın daha konusuna bakmadım. Çünkü kapağında ilgimi çeken ilk şey "Gölgede tüketiniz" ibaresi oldu. Kendimi bir anda yaz mevsiminin güzelliğinde hissettim. İşte bu da farklı bir sunum...

(Deniz İNCEOĞLU - Hürriyet Keyif - 21.5.2011)

9 Mayıs 2011 Pazartesi

Siz de bir diktatör olabilirsiniz

Tek kişinin devlet gücünü elinde bulundurduğu Osmanlı kültüründen geliyoruz hepimiz. Gücü elinde tutmak güzel de altındakilerin neler çektiği malum... Atatürk'ün Cumhuriyet'i kurması, pek çok
devrimleri beraberinde getirmesi tüm toplumu aydınlığa çıkarmıştı da tek gücün iktidarı sona ermişti neyse ki... Ama yine de çoğu kişinin, belki de Osmanlı'dan kalan iktidar sevdası bitmedi, tükenmedi. Sadece politik iktidarlardan bahsetmiyorum. İnsan kendi küçük çemberinde de büyük bir diktatör, imparator olabilir. Buna en güzek örneklerden biri Playboy'un kurucusu Hugh Hefner'dir mesela. Yarı çıplak tavşan kızlardan oluşan bir topluluğun büyük güçteki imparatorudur kendisi.
Peki, bu gücü elde etmek ne kadar kolay?
Hadi bir şekilde elde ettiniz diyelim, devamlılığını sağlamak için neler yapmak gerekiyor...
İşte bunların cevabı Resif Yayıncılık'ın yeni çıkardığı "Dünya Nasıl Yönetilir - Hevesli Diktatörün El Kitabı" adlı kitapta gizli. 1973 yılında darbe yapıp iktidarı ele geçirmeye çalışan Andre de
Guillaume tarafından yazılmış. Guillaume kendi deneyimlerinin yanı sıra tarihteki pek çok diktatöre de yer veriyor kitabında. Yani anlayacağınız yazılanların çoğu gerçek.

HANGİ MESLEKLER İLK ADIM OLABİLİR
Tahmin edeceğiniz gibi güce sahip olmanın iyi bir şey olduğunu savunarak başlıyor kitabına. Zenginlik, sağlık, pahalı eserler, özgürce seyahat ve muhteşem kadınlar, saydığı sonuçlardan bazıları. Ama tüm bunların yanı sıra iktidara giden yolun ne kadar tehlikeli olduğunu da farkında. Kısaca şöyle özetlemiş yazdıklarını "Başarılı olabilmek için kurnaz olduğunuz kadar azimli de olmanız gerek. Arkanızı kollarken başkasını sırtından bıçaklamayı öğrenecek ve zirvede kendinize yer edinebilmek için nasıl ittifaklar kurmanız gerektiğini öğreneceksiniz."
Kitabın ilk örnek diktatörü Büyük Frederick (1712-1786). Devamında Kraliçe Elizabeth (1533-1603), Lenin (1870-1924), George Washington (1732-1799) ve Fidel Castro (1927-...) gibi isimlerin özellikleri anlatılıyor. Ama bunların ara sayfalarında tam bir rehber kitap var.
Örneğin ilk sayfalarda üç senaryo oluşturulmuş. Otoritenizi sarsmaya çalışan yakın arkadaşınızla nasıl başa çıkabilirsiniz, küçük bir krallığın acemi lideriyken neler olduğu ve ürpertici ikilemlerde ne yapmanız gerektiğini seçeneklerle anlatıyor.
Dikkat çeken örneklerden biri de "Dünya hakimiyetine giden yolu muhtemelen kısaltan 10 meslek" başlığı. Neler mi var; pazarlamacı, siyasi parti sekreteri, film yönetmeni, bilgisayar programcısı, asker, şef aşçı, siyasi danışman, park görevlisi, muhasebeci ya da iç dekoratör.
Sonra da hem bu sektörlerde, hem de normal yaşamda insanları nasıl ekarte edip iktidarı elinize geçirebileceğinizden bahsediyor yazar.
Son sayfalara gelindiğindeyse 1972 yılında yaşadığı kendi
deneyimini anlatıyor. Bakın özetle neler diyor "Despotlar için müsait bir ortamdı. 'Anti-komünist' kelimesini telaffuz edebilen herkese para yağıyordu ve eğer üniformanız ve pilot gözlükleriniz varsa bir ülkeyi idare etme şansınız da var demekti. Cashman Adaları milislerinde düşük rütbeli bir subayken Sandhurst'deki Kraliyet Askeri Akademisi'nde kısa süre ders görmüştüm. Bu ada, sevecen vergi kanunlarıyla bilinir. Ama katma değer vergisi ve hizmet vergisinde eklemeler yapılacağını duyunca bir şeyler yapmaya karar verdim. Adanın dost canlısı iş adamlarıyla biraraya geldik. İçlerinden biri istihbarat servislerinin ajanlarından birisinin iletişim bilgilerini verdi. Ona bir şeyler yazıp gönderince bize Kategori B, ada devrimi başvuru formu gönderildi... Artık her şey hazırdı..."
Kitap, bir diktatörün emekliliğinde neler yapacağına kadar her şeyi anlatıyor. Eh, diktatörlüğün, tek kişilik yönetimlerin çoğalmaya başladığı günümüzde sizin de buna hevesiniz varsa kitaptan bir tane edinin derim.

Deniz İNCEOĞLU (Hürriyet Keyif - 23.4.2011)