İnternette dolanırken şans eseri fark ettim. Matrix serisiyle daha da popüler olan ünlü oyuncu Keanu Reeves meğer bir de kitaba imza atmış: Ode to Happiness. Adını Türkçe'ye çevirmeye çalışırsak Mutluluğa Övgü diyebiliriz. Kitap aslında Alexandre Grant'ın çizimlerinden oluşuyor. Reeves de metinleri
ni hazırlamış. Yazılan kritiklere göre, her sayfadaki farklı cümleler, adeta Keanu Reeves'in "kendine acıma" duygusunu yansıtıyormuş. Reeves ise kitap hakkında şöyle diyor: "Mutfağımda arkadaşım Janey'le takılıyorduk. Bir yandan da radyo açıktı. O sırada depresyonlu, acı dolu nostaljik müzikler çalıyordu. Yani, çok yalnızım, terk edildim, kalbim kırıldı... gibi
cümleler çok fazlaydı. İnanılmaz korkunçtu. İşte bu sırada kağıda bir şeyler karalamaya başladım: 'Banyo yapıyorsun, mumu yaktın ve depresyondasın...' Bu cümleler o sırada Janey'yi çok güldürdü. Ben de bu şekilde kendime acıyarak yazmaya devam ettim."
Kitap geçen şubat ayında yayımlandı. Amazon'da bulmak mümkün. Yalnız fiyatı 20 euro'nun üzerinde.
DR. HOUSE ASLINDA SPORCU OLMAK İSTİYORMUŞ
Almanya'nın önemli gazetelerinden Die Zeit'ta geçen hafta Hugh Lauries, nam-ı diğer Dr. House'la röportaj vardı. Muhabir, henüz 16
yaşındayken tüm hayallerini gerçekleştirdiğini, müzisyen ve oyuncu olduğundan bahsediyor, bir de babasının mesleği doktorluğu da oyunculukta iyice öğrendiğini söylüyordu. Ancak bu yoruma Lauries'in cevabı aynen şöyle: "Aslında komik olan, oyunculuğun benim için çok büyük bir hayal olup olmadığından çok emin değilim. Açıkçası İngiltere Milli Takımı'nda ünlü bir kriket oyuncusu olmayı çok isterdim. Ama sanırım bu, gerçekten bir hayal olarak kalırdı.
ARTIK METALLICA YOK LOUTALLICA VAR
Müzik dünyası geçen hafta pek de beklenmeyen, olması hayal gibi nitelendirilen bir haber aldı.
Metallica ve Lou Reed birlikte albüm hazırlamışlar. Metallica'nın resmi sitesinden verilen bilgide henüz yayımlanma tarihi belirtilmemiş. Ama geçen hafta kayıtları bitirdiklerini,a toplam 10 şarkı olduğunu söylemişler. Albümün ortaya çıkış hikayesiyse 2009'a dayanıyor. Rock and Roll Hall of Fame'de Lou Reed ve Metallica birlikte konser vermişti. Hemen ardından Reed, grubun San Francisco'daki stüdyosuna görüşmeye gitmiş. Geçen birkaç ayda da kayıtları hazırlamışlar. Bu muhteşem birlikteliğe acaba "Loutallica" adını verseler nasıl olurdu...
Bir önceki "Kitabın içeriğine değil nasıl pazarlandığına bak" başlıklı yazımı okuyanlar bilir. Son bir yıldır kitap piyasasında icat edilen pazarlama yöntemlerinden bahsetmiştim. Blog yazarının kitabı "Küçük Aptalın Büyük Dünyası", Yedi Ölümcül Günah serisi, Aykut Oğut'un ayna kapaklı son kitabı ve barkot sistemini kullanan "1 Kadın 2 Salak" verdiğim örnekler arasındaydı. Her birinin kendine özgü yeni pazarlama, okuyucunun ilgisini çekme yöntemleri var.
Tüm yapılanlar iyi mi yoksa kötü mü, uzun uzun tartışılabilir. Ama bunlara son noktayı Zafer Başoğul'un
ilk kitabının koyduğunu yazmadan edemeyeceğim. Başoğul'un geçen hafta birkaç yerde röportajı çıktı belki denk gelmişsinizdir.
Evet, o kitaptan bahsediyorum... Arka kapağında prezervatif olandan.
Kitabın ismi "Af". Kapağındaki alt kısma,
"Birilkeninhikayesi" diye not düşülmüş. Konusunu okumak için arkasını çeivirdiğinizdeyse sizi gerçek bir prezervatif karşılayacak. Bunu gören insan haliyle kitabın konusunu çok daha fazla merak ediyor. Aklı fesat olanlar "Uygulamalı bir yöntem mi var acaba" diye bile düşünebilir...
Kitap, nefret ve sabır üzerine kurulu altı yıllık tutkulu bir aşk hikayesini anlatıyor aslında. Bir de aşk ve ilişki üzerine derinden incelemeler yapıyor, detaylar veriyor okuyucuya. Ama kitabın asıl misyonunun Türkiye'deki HIV Pozitif gerçeğine bir gönderme yapmak olduğunu söylüyor yazar Zafer
Başoğul. İşte bu yüzden kitabının arka kapağına bir prezervatif yerleştirmiş. Prezervatifle ilgili tüm önyargıları da göze almış.
Hatta kendisi şöyle de bir cümle kuruyor: "Prezervatifi bir promosyon malzemesi yaptığım söylenebilir, dikkat çekme öğesi olarak kullandığım düşünülebilirdi. Fakat benim kitapta anlatmaya çalıştığım ilk konu, bir ilkenin hikayesidir. Bu hikaye ile birlikte Türkiye'de bu tabu ürün prezervatif ile ilgili bir adım atma isteğim, bazı riskleri göze almam gerektiğini düşündürdü. Öte yandan bu kitap bir sosyal sorumluluk misyonu da üstlenecek, HIV Pozitif ve AIDS gerçeği hakkında da bir deşifre yapacaktı."
Hepsi iyi güzel hoş da, sanırım tüm bunları söylerken kendisinin Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler Bölümü’nden mezun olduğunu ve uzun yıllardır halkla ilişkiler yaptığını da göz önünde bulundurmak gerekiyor. Artık durum, bir pazarlama harikası mı yoksa gerçekten sosyal sorumluluk projesi mi siz karar verin...
Kitleler daha çok internet kullanmaya başlayıp özellikle de cep telefonlarından sürekli sosyal ağ bağlantısı kurduklarından kitapçılar da kendini bu dünyaya kaptırdı.
Önce büyük bir Pucca furyası patladı. İnternette kendi blog'unda günlük tutan Pucca, yüzünü Marilyn Monroe'nun fotoğrafıyla kapatarak kendi kitabının kapağı oldu. "Küçük Aptalın Büyük Dünyası" adıyla yayınlandı, pek çok kişinin merakını uyandırdı.
Birkaç ay önce de İstanbul sokaklarının duvarlarında "Dex" ya da "X" gibi ne olduğu belirsiz simgeler görülmeye başladı. X’in bilinmeyen anlamına gelmesi doğru ve dikkat çekici bir noktaydı. İnsanlar merak etti. Aslında bu imgeler, Dex Kitap'ın "Yedi Ölümcül Günah" serisinin reklamıydı. Yayımcıların söylediğine göre gece kulübü sanıp, rezervasyon için arayanlar bile
olmuş. Dex Kitap'ın amacı, 16-25 yaş arasındaki gençlerin ilgisini çekmekti. Bakın Doğan Egmont Genel Yayın Direktörü, o dönemde Hürriyet Cumartesi'ye verdiği röportajda ne demiş: "Dex eğlenceli ve fantastik bulduğunuz, korktuğunuz ne varsa onları vaat ediyor. Çünkü günümüz gençleri fantastik ve kurgu üzerine kitaplar okumayı seviyor. Paranormal ilgilerini çekiyor.
Her şeyi mobil olarak yaşıyor. Bu yüzden Dex Publication’ı (yayınevi) kısaltarak www.dexpub.com internet sitesini kurduk. Blog işlevi de gören bu site, bir nevi gençlerin iletişim noktası olacak. Yakında bu site üzerinden açılacak bir bölümde günahlarını paylaşacaklar. Sitede bir de ‘Yedi Ölümcül Günah’ serisi için çektiğimiz klip var. Başrolünde oyuncu Özgür Özberk oynuyor. Gençlere tek bir mekanda bile yedi günahla karşılaşabileceklerini göstermek istedik."
AYNALI MI
MOBİL BARKOTLU MU
İşte bu tür şeyler geçen haftalarda olanların zeminini hazırladı belki de...
Kitapçılar okuyucuların ya da hâlâ okumayanların ilgisini çekmek için farklı farklı pazarlama yöntemleri başlattı. Kimisi kendince bir şeyler buldu, kimisi günümüzün teknolojisini sıkı takip edip işe girişti.
Örneğin iki yıl önce çıkardığı ilk kitabı "Evrenden Torpilim Var"la adını duyuran Aykut Oğut, bu kez kapağına 10.4 x 17.3 santimetre boyutlarında bir ayna yerleştirilen bir kitap çıkardı. İsim koymadığı kitap için "Herkes kendi doğrusunu bulsun istedim. Sonra kitaplara isim verdiğimizi ve bunları bile okuyucuya dikte ettiğimizi düşündüm. Bu yüzden kitaba isim koymadım. Bu yeni kitap kendi doğrularınızı masaya yumruk gibi vurmanızın faydalarını anlatıyor" diyor. Yani bir nevi "Aynaya bak, kendini gör" diyor yazar. Ya da belki de "Öyle tek düze işler artık satmıyor, kapakta dikkati çektin çektin, çekemedin olmaz" demek istiyordur.
Aynı dönemde çıkan bir diğer ilginç kitap da "1 Kadın 2 Salak".
Alkışlarlayaşıyorum sitesinin kurucusu Mesut Bahtiyar ve ilk
yöneticisi Varmicaycen'in beraber yazdıkları bu kitap interaktivitenin basılı kitaplara nasıl yansıdığının son noktası sayılabilir.
Kitap, güzel ve akıllı bir kadının ve tehlikeli iki salağın başrollerinde olduğu romantik bir gerilim. Buraya kadar her şey normal. İlginç olan kısmı, sayfalarındaki mobil barkotlar. Okur, kahramanlarımız Fatih ve Livio’nun macerasına tat katan ayrıntılara müzik, fotoğraf, video ve konum bilgisi olarak da ulaşabiliyor. Kitabın sayfalarına yerleştirilen mobil barkotları, cep telefonlarınızın kamerasıyla okutarak, internet üzerinden sürpriz içeriklere ulaşabiliyorsunuz. Örneğin kahramanlarımız okuduğunuz sayfada bir kafede oturuyorsa, siz oradaki barkoda tıkladığınızda onların kafede dinlediği müziği duyabiliyorsunuz. Ya da aralarında konuştukları film ya da dizilerin kısa yollarını görüyorsunuz. Kitabı anlamak için bu barkodları kullanmanız şart değil. Uygulama sadece eğlenceyi artırmak, okuyucuyu kitabın içine biraz daha çekebilmek için...
Bunlar dışında son dönemde pazarlama tarzı en çok hoşuma giden kitaplardan biri de Domingo'dan çıkan "ON BİR". İnanın daha konusuna bakmadım. Çünkü kapağında ilgimi çeken ilk şey "Gölgede tüketiniz" ibaresi oldu. Kendimi bir anda yaz mevsiminin güzelliğinde hissettim. İşte bu da farklı bir sunum...
Tek kişinin devlet gücünü elinde bulundurduğu Osmanlı kültüründen geliyoruz hepimiz. Gücü elinde tutmak güzel de altındakilerin neler çektiği malum... Atatürk'ün Cumhuriyet'i kurması, pek çok
devrimleri beraberinde getirmesi tüm toplumu aydınlığa çıkarmıştı da tek gücün iktidarı sona ermişti neyse ki... Ama yine de çoğu kişinin, belki de Osmanlı'dan kalan iktidar sevdası bitmedi, tükenmedi. Sadece politik iktidarlardan bahsetmiyorum. İnsan kendi küçük çemberinde de büyük bir diktatör, imparator olabilir. Buna en güzek örneklerden biri Playboy'un kurucusu Hugh Hefner'dir mesela. Yarı çıplak tavşan kızlardan oluşan bir topluluğun büyük güçteki imparatorudur kendisi.
Peki, bu gücü elde etmek ne kadar kolay?
Hadi bir şekilde elde ettiniz diyelim, devamlılığını sağlamak için neler yapmak gerekiyor...
İşte bunların cevabı Resif Yayıncılık'ın yeni çıkardığı "Dünya Nasıl Yönetilir - Hevesli Diktatörün El Kitabı" adlı kitapta gizli. 1973 yılında darbe yapıp iktidarı ele geçirmeye çalışan Andre de
Guillaume tarafından yazılmış. Guillaume kendi deneyimlerinin yanı sıra tarihteki pek çok diktatöre de yer veriyor kitabında. Yani anlayacağınız yazılanların çoğu gerçek.
HANGİ MESLEKLER İLK ADIM OLABİLİR
Tahmin edeceğiniz gibi güce sahip olmanın iyi bir şey olduğunu savunarak başlıyor kitabına. Zenginlik, sağlık, pahalı eserler, özgürce seyahat ve muhteşem kadınlar, saydığı sonuçlardan bazıları. Ama tüm bunların yanı sıra iktidara giden yolun ne kadar tehlikeli olduğunu da farkında. Kısaca şöyle özetlemiş yazdıklarını "Başarılı olabilmek için kurnaz olduğunuz kadar azimli de olmanız gerek. Arkanızı kollarken başkasını sırtından bıçaklamayı öğrenecek ve zirvede kendinize yer edinebilmek için nasıl ittifaklar kurmanız gerektiğini öğreneceksiniz."
Kitabın ilk örnek diktatörü Büyük Frederick (1712-1786). Devamında Kraliçe Elizabeth (1533-1603), Lenin (1870-1924), George Washington (1732-1799) ve Fidel Castro (1927-...) gibi isimlerin özellikleri anlatılıyor. Ama bunların ara sayfalarında tam bir rehber kitap var.
Örneğin ilk sayfalarda üç senaryo oluşturulmuş. Otoritenizi sarsmaya çalışan yakın arkadaşınızla nasıl başa çıkabilirsiniz, küçük bir krallığın acemi lideriyken neler olduğu ve ürpertici ikilemlerde ne yapmanız gerektiğini seçeneklerle anlatıyor.
Dikkat çeken örneklerden biri de "Dünya hakimiyetine giden yolu muhtemelen kısaltan 10 meslek" başlığı. Neler mi var; pazarlamacı, siyasi parti sekreteri, film yönetmeni, bilgisayar programcısı, asker, şef aşçı, siyasi danışman, park görevlisi, muhasebeci ya da iç dekoratör.
Sonra da hem bu sektörlerde, hem de normal yaşamda insanları nasıl ekarte edip iktidarı elinize geçirebileceğinizden bahsediyor yazar.
Son sayfalara gelindiğindeyse 1972 yılında yaşadığı kendi
deneyimini anlatıyor. Bakın özetle neler diyor "Despotlar için müsait bir ortamdı. 'Anti-komünist' kelimesini telaffuz edebilen herkese para yağıyordu ve eğer üniformanız ve pilot gözlükleriniz varsa bir ülkeyi idare etme şansınız da var demekti. Cashman Adaları milislerinde düşük rütbeli bir subayken Sandhurst'deki Kraliyet Askeri Akademisi'nde kısa süre ders görmüştüm. Bu ada, sevecen vergi kanunlarıyla bilinir. Ama katma değer vergisi ve hizmet vergisinde eklemeler yapılacağını duyunca bir şeyler yapmaya karar verdim. Adanın dost canlısı iş adamlarıyla biraraya geldik. İçlerinden biri istihbarat servislerinin ajanlarından birisinin iletişim bilgilerini verdi. Ona bir şeyler yazıp gönderince bize Kategori B, ada devrimi başvuru formu gönderildi... Artık her şey hazırdı..."
Kitap, bir diktatörün emekliliğinde neler yapacağına kadar her şeyi anlatıyor. Eh, diktatörlüğün, tek kişilik yönetimlerin çoğalmaya başladığı günümüzde sizin de buna hevesiniz varsa kitaptan bir tane edinin derim.
Ama duyduklarım ve kendisinin anlattıkları "Hemen izlemelisin" diye kulaklarımı çınlatıyor. Tabii ki öyle de yapacağım. Şimdi yazıyorum, çünkü istiyorum ki siz de en yakın gösterisini kaçırmayın, bir an önce bilet alın.
Bahsettiğim kişi Merve Engin (27). Sahneye koyduğu eser, Kıyıya Oturmanın Böylesi.
Evet, bu kadar bilgiyle normal bir tiyatrodan farkı yok. En büyük özelliği, Commedia Gabriellina stilinde olması.
O da nedir diyenler için; Commedia Dell'arte'nin varyasyonu olan ve 16. yüzyıl sonlarında Giovanni Gabriel tarafından icat edilen bir stil. Sahnede tek oyuncu, bir sürü mask ve aksesuvar var. Öyküdeyse tıpkı normal tiyatro eserlerinde olduğu gibi pek çok karakter oluyor. Karı, koca, çocuk, bahçevan, şoför...gibi. Ama bunların hepsini tek bir oyuncu canlandırıyor.
Bu stilin nasıl ortaya çıktığının varsayımı şöyle; 16. yüzyılda yaşayan oyuncu Giovanni Gabriel ve ekibi eser sahneleyeceklerdir. Gabriel dışında ekibin geri kalanı saatinde gelemez. Ancak o dönemde izleyiciler yeni yeni tiyatroya para vermeye başlamış ve eseri izlemek istemektedir. Gabriel de çözüm olarak elindeki kostüm ve
aksesuvarlarla tüm oyunu tek başına sahneler.
Bu durumu Merve Engin'in eserinin başında da görüyoruz. Engin sahnede bir bu yana bir o yana koşturup diğerlerinin geç kaldığını anlatıyor ve esere tek başına başlıyor. 50 dakika boyunca 12 farklı karakteri canlandırıyor.
"Kafanız karışmıyor mu" diye sorunca "Her anlamda cesaret işiydi bunu yapmak. Kumbaracı50 bana çok destek oldu. İlk oyuna hazırlanmak için bir buçuk ay çalıştım. İlk zamanlar gerginlik oldu. Şimdi daha iyi durumda. Ama yine de hata yapmamak için hâlâ her gün prova yapıyorum" diyor. Peki ya anlaşılmama ihtimali... "Evet, anlaşılmayacak diye çok korktum. Çünkü tek başına 12 karakter canlandırıyorum. Seyirci, öyküyü takip edemeyebilirdi. Ama böyle bir sorun hiç çıkmadı. Benim heyecanım da oturdu. Bir de oyun tek kişilik olduğundan interaktivitesi çok fazla. Sıradan bir eser olsaydı bu kadar yankı uyandırmazdı. Seyirciler mask değişimini, her maskın kendi karakterini görüyor."
Peki, Merve Engin buralara nasıl geldi...
Kendisi aslında Bursalı. Tiyatro sevgisi, ilkokulda verilen bir ödevle başlamış, bir tiyatrocuyla röportaj yapın denmiş. Bursa Devlet Tiyatrosu'nun kapısında beklerken karşısına ilk çıkan kişiyle görüşmüş; Celal Kadri Kınoğlu.
Ardından yine devlet tiyatrosunda kurs ilanlarını görünce kariyerinin ilk adımlarını attı. 2006'da Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı'ndan mezun oldu. 2004'te eğitim için gelen Antonio Fava ile tanıştı ve hayatı değişti. 2007'de Scuola İnternatzionale Comico Attore’yı bitirdi. Fava'yla oynadığı eserle dünyayı dolaştı. Türkiye'ye döndüğünde Mehmet Ergen'le yapımcılığa başladı. Ancak kendini yavaş yavaş iş kadını gibi hissetmeye başlayınca oyunculuğa geri döndü. Çevresindekilere oyun yapalım diye sordu ama kimseden epki alamadı. "Kendi işimi kendim yaparım" diyerek Commedia Gabriellina stiline başladı.
Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, herkes birbirini ötekileştirmeye, dışlamaya, kendine benzetmeye çalışıyor. Bunu sadece ülkeler ya da ırklar birbirlerine değil, en küçük birim olan aile içinde bile görebiliyoruz. İşte Duru Tiyatro'da Emre Kınay ve Ahu Türkpençe tarafından sahnelenen Sondan Sonra oyunu da tam bu noktaya değiniyor. Bir sığınakta mahsur
kalan ve birbirini çok az tanıyan kadın-erkek arasındaki ilişkiyle ötekileştirmeye yoğunlaşılıyor. İrlanda asıllı İngiliz yazar De
nnis Kelly'ninki her ne kadar iki kişilik bir eser olsa da, dünya sorunlarına gönderme yaparak kadın-erkek üzerinden tümevarım yapıyor da diyebiliriz. Korkunç bir nükleer saldırı sonucu her yer çökmüş, insanlar ölmüştür. Sağ kalabilenlerden Mark, baygın gördüğü Louise'i sığınağına taşır. Mark'tan korkan ama onunla birlikte bu sığınakta hayatta kalma mücadelesi veren Louise zor günler yaşar. Aralarında geçen diyaloglar özellikle ABD'deki 11 Eylül saldırısından sonra ortaya çıkan terörizm paranoyasını da bir kez daha gözler önüne seriyor. Ve tabii, Amerika'nın "Ben senin için daha iyisini yaparım" diyerek Irak'a girmesi, yani iyilik adına gücü kullanmayı da...
Emre Kınay ve Ahu Türkpençe, bu iki kişilik oyunda gösterdikleri performansta nabzı hiç düşürmüyor, böylelikle seyirciyi oyunun içine rahatlıkla çekiyor. Kimbilir belki de onlara "Bu baskıyı ben de yapıyor muyum acaba" sorusunu sordurtmayı başarıyor...
Eserde hem yönetmenlik, hem de oyunculuk yapan Emre Kınay'la görüştük.
Eserde sizi etkileyen ne oldu? Seçimi neye göre yaptınız?
- Her zaman istediğim gibi tekstlerle karşılaşamıyorum. Biraz politik söylemi de olan, insana, yaşama, korkulara dair oyunlar arıyordum. Yabancı yazarları tercih etmek zorunda kalıyorum çünkü yerli yazarlar cesur değil. Yoksa çok istiyorum onlarla çalışmak. Ama antidemokratik bir toplum olduğumuz için özgür bir oyun yazarı çıkmıyor maalesef bildiklerimizin dışında.
Halbuki tiyatrocular her zaman daha cesurdur.
- Evet ama tiyatroyla çalışmamayı tercih ediyorlar. "Ben yazarım, tiyatronuzda çalışmak istiyorum. Orada dramaturg olarak çalışayım" demeli bu kişiler. Birlikte önceden çalışıp tiyatronun ruhuna, karakterine göre oyun yazmalarını talep ediyorum. Zaten en iyi tiyatrolar, kendi yazarını üretenlerdir. Benim de derdim o. Kendi yazarımızı üretmek istiyoruz ama bu tür başvurular gelmiyor. Eser yazanlar işlerini bırakıyor ben de vakit buldukça görüş yazıyorum. Kiç, Türkçe'yi iyi kullanmayan eserlerle karşılaşıyorum. Cesaretleri olmadığı gibi kendilerine sansür uyguluyorlar, böyle bir sansür yokken.
Neden böyle peki?
- 1980'den sonra toplumun kültürsüzleşmesinin sonucunda, o kültürsüzleşen toplumdan çıkan yazar da ürkeklikle çıkıyor. O ürkeklikle çıktığı için kalemini de özgürce oynatamıyor. Bu sefer de benim söylemek istediğim söz, güdük kalıyor. Bu yüzden Türk oyun yazarıyla çalışamıyorum. Yabancı yazarlar
ınsa hiçbir şeyden korkusu yok. Sözünü sakınmadan yazıyor.
Oyunun yazarı Dennis Kelly bir İngiliz sanırım. Onlarda özellikle bu korkusuzluk çok dikkat çekiyor.
- Evet, İrlanda asıllı bir İngiliz. Çok özgürler gerçekten. En önemlisi sadece başka tarafı değil, kendini de içine alarak eleştiriyor. Bizdeki tekstlerdeki en büyük sorun, biz bir taraf oluyoruz ve karşıdakini eleştiriyoruz. Onlarsa karşı tarafa bakıp görüşlerini yazıyor, sonra da dönüp "Biz de böyleyiz" diyorlar. Tıpkı oyunda Mark'ın söylediği gibi. Mesela canlandırdığım Mark karakteri, yazarın kendi tarafıyla ilgili bir özeleştiri tezi. Ötekiyse hayat başka bir şeydir tarafında. Diğerine bunu çok acımasızca gösteriyor. Evet, terör bir gerçek bu oyunun özetinde. Baskınlar, bombalamalar, radyoaktif sızıntı tehlikeleri, nükleer atıklar, füzelerin hepsi bireyin üzerinde kendinin hayal edemeyeceği büyüklükte bir korku dağı yaratıyor. Yönetimler, yöneticiler bu korkuyu körükleyerek, evlerde kumandalarının üzerine hapis toplumlar yaratıyor. Sadece bizde değil, her yerde böyle. Çünkü çok işlerine geliyor. Bunu özgürce anlatmak lazım. Sokağa çıkın, orada yaşayın, ilişki kurun diyoruz. Sokaktan bakacak bir yazarlık kalemi lâzım Türkiye'nin dramasına.
TERÖRÜN BAŞ NEDENİ
ÖTEKİLEŞTİRMEDİR
Peki, bir yönetmen ve oyuncu olarak Dennis Kelly'nin eserine neler eklediniz ya da değiştirdiniz?
- Söylediği sözün üstüne bir şey söylemedik. Zaten söylediği söz, Anadolu'yu ve tüm dünyayı ilgilendiriyor. Ciddi körüklenen bir milliyetçilik var dünyada. Türkiye genelinde de bu durum söz konusu. Aynı şekilde ötekileştirme meselesi, dünyanın şu andaki temel sorunu. Özellikle de Amerika'nın en temeli. Bizde de öyle. Dolayısıyla eserin konusu kendiliğinden zaten buna dayanıyor. Karakter adının Mark olması hiç önemli değil. Çünkü ötekileştikçe başkalaşıp metamorfaza giriyorsun. Buna girdikçe yalnızlaşıyor, sonra hırçınlaşıyorsun. Mutsuzlaşıyor ve saldırganlaşıyorsun. Bence terörün temelinde yatan ana formül bu zaten. Oyunda bir de pompalanan terör korkusuna dikkat çekiliyor. Bunun insan üzerinde yarattığı paranoya, kadın-erkek ilişkisi bazında bile alsanız orada şiddetin ve bireyi değiştirmeye çalışmanın sonuçlarının bedelinin ağır olacağı hikayesi bu.
Oyuna kendi kararınızla, hiçbir baskı olmadan 16 yaş sınırı getirmişsiniz. Neden?
- İki açıdan buna karar verdim. Birincisi, o yaşlar biraz daha eğlenmek istediğimiz yaşlardır. Ve tiyatrodan korkmamamız gereken dönemdir. Sonrasında devlet meseleleriyle ilgili belirmeye başlıyor renklerimiz. Bu kadar şeyle o zaman değil, 16 yaş itibariyle ilgilenmek gerekir diye düşünüyorum. İkinci sebebi, oyunda az da olsa şiddet olması. Tabii ki televizyondaki kadar cinsel ve şiddet içeriği barındırmıyoruz ama yine de 16 yaş altının izlemesini istemedim. Televizyondaki yanlışı biz tekrarlamak istemedik.
Ahu Türkpençe'yle nasıl biraraya geldiniz? Profesyonel anlamda sahnede çok yer almayan biriyle iki kişilik bir oyun sergilemek cesaret işi miydi?
-
Ahu'nun gözünde acayip bir ateş var. Tiyatro yapacağım diye tutturdu diyebilirim. Birlikte eser araştırmasına başladık. Sondan Sonra'yı bulunca Ahu'ya önerdim. O da heyecanla kabul etti. Ama ne yalan söyleyeyim onu seçtim diye bir sürü kişi, bir televizyon starından nasıl olur, diye sordu. Nasıl güvendiğimi merak ettiler. Çok güvendim ben ona. Boşa da çıkarmadı. Her şeyden önce çok pozitif. Çalışkan, benden de çalışkan. Bir şeyi beş versiyonuyla düşünüp servis ediyor. Oyunculuk mayası çok ahlaklı.
DARBENİN GÖTÜRDÜĞÜ 10 YILI KAPATINCA
YAZARLIK YAPACAĞIM
Yazarlık denemeleri yapıyorum ama bir yandan da korkuyorum. Çünkü bildikçe korkaklık geliyor insanın üstüne, yazarlık da öyle bir şey. Çok fazla insan kitap yazıyor ama büyük cesaret bence. Kusursuzu aramak lazım. Yazdığınız düşüncede en açık bir gedik olmaması şart. Ben daha röportaj verirken söylediğim söz, eğer bu kadar yanlış anlaşılıyorsa, onu yazdığımda ne olur düşünemiyorum. Söylediklerimi daha fazla kelimeyle konuşup belki de net olarak tam anlaşılmasını istediğim şeyi anlatabileceğim gün, yazacağım çok hikaye var. Çok uzak değil o günler... 1980 sonrasındaki 10 yılım kayıp benim. Çünkü o zaman 10 yaşındaydım. Okumak istediğim kitapları bulamadığım, yabancı dil eğitimi görmek istesem ailevi ve sosyal şartlardan dolayı göremediğim, bir sürü eksikle 20 yaşına geldiğim ve o sırada da yüksek okula başladığım bir gençlik geçirdim. Aradaki son 20 yılımı, o 10 yılın bana kaybettirdiklerini tamamlamakla geçirdim. Bu askeri darbenin, bilgisel açıdan hayatımdan götürdüğü 10 yıl var.
******* ********
Ahu Türkpençe
İNKÂR ETSEK DE PSİKOLOJİK ŞİDDETİ
HEPİMİZ YAŞIYOR VE YAŞATIYORUZ
Bu, profesyonel anlamda sahnedeki ikinci deneyimim. İyi ki Varsın adlı oyunda rol almıştım üç yıl önce. Bu eserde ve eğitimim sırasındakiler Sondan Sonra oyunundakine pek benzemiyor. İyi ki Varsın'da intihar etmek üzere olan bir kadını canlandırıyordum. Ama oyunun devamında kendisiyle yüzleşen ve yaşama sevinci bulan biriydim. Komedisi yüksekti. Bu seferki ondan daha farklı, kara bir oyun. Emre Kınay'la iki yıl önce Karamel adlı dizide tanışmıştık. Kınay yeni oyunlar arıyordu, ben de oyun arayışındaydım ve tiyatrosunun her zaman bana açık olduğunu söyledi. Uzun bir arayıştan sonra Sondan Sonra için ikimiz de "Budur" dedik. Eserde beni cezbeden, birden fazla şey anlatması, her anının dolu geçmesi ve hayatın çok içinden olmasıydı. İnsanların psikolojisi üzerinden şiddeti anlatmaya çalışırken dünyaya da değiniyor. Ve asla didaktik değil. Bir hikaye gibi izlerken aslında çok önemli bir mesaj verdiğini fark ediyor insan. İzleyenler bir yere kadar "Çok normal, ben de böyle tepki verirdim" diyor ama sonra bir bakıyor ki işin aslı o değil. Bu sefer kendisiyle yüzleşmeye başlıyor "Ben de yaparım dediğim şey, normal değil aslında..." diye. Örneğin, oyundaki psikolojik şiddeti hepimiz yaşıyor ve yaşatıyoruz ama bunun farkında değiliz. İzlerken "ne kadar kötü" deyip gerçek hayatta aynısını yapıyoruz. Mesela bir anne çocuğuna "Ödevini bitirmezsen dışarı çıkamazsın" diyor. Bunun dozu arttıkça sınıra yaklaşıyoruz. Kimi zaman bu bir rutine, normale bile dönüşebiliyor. Bunların bilincinde olduğumuz için eseri okuduğumuzda çok etkilendik. Seyircinin de bunu hissedeceğini biliyorduk. Farkındalığın artmasını istedik. En güzeli de oyun, politik olarak bir taraf değil. Her ülkenin başına gelebilecek bir durumu anlatıyor. Ötekileştiriyoruz ya belli bir kısmı, herkes bir başkasını ötekileştirebilir. Oyunda bunun bireylerin nasıl yaptığını, aynı konuyu ülkelerin de birbirine uyguladığını görüyoruz. Güç kimin elindeyse o, karşı tarafa yaptırım uyguluyor. Ama dengeler değiştiğinde karşı taraf, yaşadığı acılara rağmen aynısını yapıyor. Ben burada tüm hikayeyi terimsel olarak anlatıyorum. Oyun ise konuyu en insani şekilde aktardığından izleyiciyi kalbinden yakalıyor.
Benim gibi kedi meraklısıysanız ve bir de üstüne üstlük resimle ilgileniyorsanız bu hafta sizi çok h
oşunuza gidecek bir siteyle, daha doğrusu bir ressamla tanıştıracağım; Efsun Güneş.
Kendisi 1978 İzmir doğumlu ve tabiri caizse eline kalemi aldığından beri resim yapıyor. Beş yaşında İzmir Resim ve Heykel Müzesi’nde ders almaya başladı, İzmir Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi Resim Bölümü'nde okudu. Bir yandan da grafik çok ilgisini çekiyordu. Bunun için üniversite eğitiöinde grafik bölümünü tercih etti "Grafik tasarım, başka bir bakış açısı kazandırıyor. Fikirlerin görselleştiği, farklı sanatların bir kombinasyonu aslında."
Efsun Güneş, son 10 yıldır reklam sanat yönetmenliği yapıyor. Y
aptığı her işin içinde resimden bir parça olması, büyük markaların görsel dünyalarını tasarlarken de mutlu olmasını sağlıyor. Ama yağlı boya resim yapmanın keyfini hiçbir yerde bulamadığı için resim yapmaya da devam ediyor. Ve bunları www.efsungunes.com sitesinden yayınlıyor.
Ama bu sitede öyle alıştığınız resimlerden görmeniz mümkün değil. Sadece kedilerin dünyası var burada. Çünkü Güneş, bütün hayvanların tıpkı insanlarınki gibi kendine ait bir dünyası olduğunu düşünüyor. Özellikle de kedilerin...
HEPSİ SENİN Mİ
Efsun Güneş'in resimlerinde ana obje
nin kedi olmasının sebebi küçüklüğünden beri kedilerle yaşıyor ve sürekli onlarla ilgili hikayeler dinliyor olması... "Evimizde hep kedimiz olduğu için ve bütün ailem; annem, babam, babaannem, halam, amcam... kısacası herkesin kedisi olduğu için onların hikâyeleriyle büyüdüm. 13-14 yaşındayken bir de bakmışım ki kedileri çiziyorum. Metalci, sert
bakışlı kedilerdi. 2004'e kadar çizdiklerim kediye daha çok benziyordu. Şimdikiler kediden çok, kediler hakkında hissettiklerimi yansıtıyor. Ben büyüyüp geliştikçe onlar da şimdiki halini aldı. Cattoman Empire’ın çıkış noktası, kedilerin kendilerini hemen hemen bütün uygarlıklarda yüksek bir mertebeye yakıştırmasıdır. Çoğu dinde, inanışlarda kedi hep 'saygı duyulan' olmuştur. Kedi familyasının tüm üyeleri avlanan değil, avcıdır. Evimizde, sokağımızda beslediğimiz kedilerse hayatımızın hep içinde. Kedilerin bu paşa durumları beni çok
etkiliyor. Onları seven insanlar, bu sevgileriyle gurur duyarlar. Çünkü nankörlük diye adlandırılan şey aslında prensiplere bağlılıktır. Bunu çözen insanlar, karşılıksız sevmeyi biraz daha fazla bilen insanlarmış gibi geliyor bana. Kediniz sizin kedinizdir ama aynı zamanda da siz onun insanısınızdır."
Efsun Güneş'in resimlerindeki her kedinin bir hikayesi var. "Resimlerinizde insan hallerini kediler üzerinden mi anlatıyorsunuz, yoksa size göre kedilerin de gerçekten böyle hayatları mı var"
diyorum bakın ne cevap veriyor: "Bütün hayvanların kendi aralarında aynen bizimki gibi bir hayatı var. Bakmayı bilmek lazım. Sokağa çıkın ve tek tek bütün kedileri inceleyin. Hepsi farklı. Biri iş adamı gibi, kimden yemek isteyeceğini çok iyi çözmüş. Öbürü aç kalmış çünkü diğer
kedilerden bile çekiniyor... Görmüş geçirmiş kalın enseli bir erkek kedinin önünden dişi bir kedi geçerkenki bakışlarını yakalıyorum bazen. Bizim miyavlama olarak duyduğumuz şeyin aslında 'hepsi senin mi' olduğuna yüzde yüz eminim."
Efsun Güneş, kedilerin bu hikayelerini
çoğu zaman onları çizerken uzun uzun gözlerine baktığında keşfediyor. Ve çoğunlukla resim bittikten sonra karşısına geçip gülüyor. Neden mi, "Koskoca hükümdar kedi, karşımda hallerden hallere girmiş" diye düşünüyor.
Kendisinin de iki tane kedisi var. Biri Abidin Dino, Efsun Güneş ona Dino diyor, diğeri ise Steve. Steve hayatının erken dönemlerinde gözlerini kaybetmiş ama fazlasıyla oyuncu. Dino ise çok sakin bir kedi. Steve uyurken gidip onun gözlerini yalaması ise Efsun Güneş'i en çok etkileyen özellikleri.
Siz de bu muhteşem işlerden duvarınızda olsun istiyorsanız www.efsungunes.com’u mutlaka bir ziyaret edin.