Ama duyduklarım ve kendisinin anlattıkları "Hemen izlemelisin" diye kulaklarımı çınlatıyor. Tabii ki öyle de yapacağım. Şimdi yazıyorum, çünkü istiyorum ki siz de en yakın gösterisini kaçırmayın, bir an önce bilet alın.
Bahsettiğim kişi Merve Engin (27). Sahneye koyduğu eser, Kıyıya Oturmanın Böylesi.
Evet, bu kadar bilgiyle normal bir tiyatrodan farkı yok. En büyük özelliği, Commedia Gabriellina stilinde olması.
O da nedir diyenler için; Commedia Dell'arte'nin varyasyonu olan ve 16. yüzyıl sonlarında Giovanni Gabriel tarafından icat edilen bir stil. Sahnede tek oyuncu, bir sürü mask ve aksesuvar var. Öyküdeyse tıpkı normal tiyatro eserlerinde olduğu gibi pek çok karakter oluyor. Karı, koca, çocuk, bahçevan, şoför...gibi. Ama bunların hepsini tek bir oyuncu canlandırıyor.
Bu stilin nasıl ortaya çıktığının varsayımı şöyle; 16. yüzyılda yaşayan oyuncu Giovanni Gabriel ve ekibi eser sahneleyeceklerdir. Gabriel dışında ekibin geri kalanı saatinde gelemez. Ancak o dönemde izleyiciler yeni yeni tiyatroya para vermeye başlamış ve eseri izlemek istemektedir. Gabriel de çözüm olarak elindeki kostüm ve
aksesuvarlarla tüm oyunu tek başına sahneler.
Bu durumu Merve Engin'in eserinin başında da görüyoruz. Engin sahnede bir bu yana bir o yana koşturup diğerlerinin geç kaldığını anlatıyor ve esere tek başına başlıyor. 50 dakika boyunca 12 farklı karakteri canlandırıyor.
"Kafanız karışmıyor mu" diye sorunca "Her anlamda cesaret işiydi bunu yapmak. Kumbaracı50 bana çok destek oldu. İlk oyuna hazırlanmak için bir buçuk ay çalıştım. İlk zamanlar gerginlik oldu. Şimdi daha iyi durumda. Ama yine de hata yapmamak için hâlâ her gün prova yapıyorum" diyor. Peki ya anlaşılmama ihtimali... "Evet, anlaşılmayacak diye çok korktum. Çünkü tek başına 12 karakter canlandırıyorum. Seyirci, öyküyü takip edemeyebilirdi. Ama böyle bir sorun hiç çıkmadı. Benim heyecanım da oturdu. Bir de oyun tek kişilik olduğundan interaktivitesi çok fazla. Sıradan bir eser olsaydı bu kadar yankı uyandırmazdı. Seyirciler mask değişimini, her maskın kendi karakterini görüyor."
Peki, Merve Engin buralara nasıl geldi...
Kendisi aslında Bursalı. Tiyatro sevgisi, ilkokulda verilen bir ödevle başlamış, bir tiyatrocuyla röportaj yapın denmiş. Bursa Devlet Tiyatrosu'nun kapısında beklerken karşısına ilk çıkan kişiyle görüşmüş; Celal Kadri Kınoğlu.
Ardından yine devlet tiyatrosunda kurs ilanlarını görünce kariyerinin ilk adımlarını attı. 2006'da Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı'ndan mezun oldu. 2004'te eğitim için gelen Antonio Fava ile tanıştı ve hayatı değişti. 2007'de Scuola İnternatzionale Comico Attore’yı bitirdi. Fava'yla oynadığı eserle dünyayı dolaştı. Türkiye'ye döndüğünde Mehmet Ergen'le yapımcılığa başladı. Ancak kendini yavaş yavaş iş kadını gibi hissetmeye başlayınca oyunculuğa geri döndü. Çevresindekilere oyun yapalım diye sordu ama kimseden epki alamadı. "Kendi işimi kendim yaparım" diyerek Commedia Gabriellina stiline başladı.
Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, herkes birbirini ötekileştirmeye, dışlamaya, kendine benzetmeye çalışıyor. Bunu sadece ülkeler ya da ırklar birbirlerine değil, en küçük birim olan aile içinde bile görebiliyoruz. İşte Duru Tiyatro'da Emre Kınay ve Ahu Türkpençe tarafından sahnelenen Sondan Sonra oyunu da tam bu noktaya değiniyor. Bir sığınakta mahsur
kalan ve birbirini çok az tanıyan kadın-erkek arasındaki ilişkiyle ötekileştirmeye yoğunlaşılıyor. İrlanda asıllı İngiliz yazar De
nnis Kelly'ninki her ne kadar iki kişilik bir eser olsa da, dünya sorunlarına gönderme yaparak kadın-erkek üzerinden tümevarım yapıyor da diyebiliriz. Korkunç bir nükleer saldırı sonucu her yer çökmüş, insanlar ölmüştür. Sağ kalabilenlerden Mark, baygın gördüğü Louise'i sığınağına taşır. Mark'tan korkan ama onunla birlikte bu sığınakta hayatta kalma mücadelesi veren Louise zor günler yaşar. Aralarında geçen diyaloglar özellikle ABD'deki 11 Eylül saldırısından sonra ortaya çıkan terörizm paranoyasını da bir kez daha gözler önüne seriyor. Ve tabii, Amerika'nın "Ben senin için daha iyisini yaparım" diyerek Irak'a girmesi, yani iyilik adına gücü kullanmayı da...
Emre Kınay ve Ahu Türkpençe, bu iki kişilik oyunda gösterdikleri performansta nabzı hiç düşürmüyor, böylelikle seyirciyi oyunun içine rahatlıkla çekiyor. Kimbilir belki de onlara "Bu baskıyı ben de yapıyor muyum acaba" sorusunu sordurtmayı başarıyor...
Eserde hem yönetmenlik, hem de oyunculuk yapan Emre Kınay'la görüştük.
Eserde sizi etkileyen ne oldu? Seçimi neye göre yaptınız?
- Her zaman istediğim gibi tekstlerle karşılaşamıyorum. Biraz politik söylemi de olan, insana, yaşama, korkulara dair oyunlar arıyordum. Yabancı yazarları tercih etmek zorunda kalıyorum çünkü yerli yazarlar cesur değil. Yoksa çok istiyorum onlarla çalışmak. Ama antidemokratik bir toplum olduğumuz için özgür bir oyun yazarı çıkmıyor maalesef bildiklerimizin dışında.
Halbuki tiyatrocular her zaman daha cesurdur.
- Evet ama tiyatroyla çalışmamayı tercih ediyorlar. "Ben yazarım, tiyatronuzda çalışmak istiyorum. Orada dramaturg olarak çalışayım" demeli bu kişiler. Birlikte önceden çalışıp tiyatronun ruhuna, karakterine göre oyun yazmalarını talep ediyorum. Zaten en iyi tiyatrolar, kendi yazarını üretenlerdir. Benim de derdim o. Kendi yazarımızı üretmek istiyoruz ama bu tür başvurular gelmiyor. Eser yazanlar işlerini bırakıyor ben de vakit buldukça görüş yazıyorum. Kiç, Türkçe'yi iyi kullanmayan eserlerle karşılaşıyorum. Cesaretleri olmadığı gibi kendilerine sansür uyguluyorlar, böyle bir sansür yokken.
Neden böyle peki?
- 1980'den sonra toplumun kültürsüzleşmesinin sonucunda, o kültürsüzleşen toplumdan çıkan yazar da ürkeklikle çıkıyor. O ürkeklikle çıktığı için kalemini de özgürce oynatamıyor. Bu sefer de benim söylemek istediğim söz, güdük kalıyor. Bu yüzden Türk oyun yazarıyla çalışamıyorum. Yabancı yazarlar
ınsa hiçbir şeyden korkusu yok. Sözünü sakınmadan yazıyor.
Oyunun yazarı Dennis Kelly bir İngiliz sanırım. Onlarda özellikle bu korkusuzluk çok dikkat çekiyor.
- Evet, İrlanda asıllı bir İngiliz. Çok özgürler gerçekten. En önemlisi sadece başka tarafı değil, kendini de içine alarak eleştiriyor. Bizdeki tekstlerdeki en büyük sorun, biz bir taraf oluyoruz ve karşıdakini eleştiriyoruz. Onlarsa karşı tarafa bakıp görüşlerini yazıyor, sonra da dönüp "Biz de böyleyiz" diyorlar. Tıpkı oyunda Mark'ın söylediği gibi. Mesela canlandırdığım Mark karakteri, yazarın kendi tarafıyla ilgili bir özeleştiri tezi. Ötekiyse hayat başka bir şeydir tarafında. Diğerine bunu çok acımasızca gösteriyor. Evet, terör bir gerçek bu oyunun özetinde. Baskınlar, bombalamalar, radyoaktif sızıntı tehlikeleri, nükleer atıklar, füzelerin hepsi bireyin üzerinde kendinin hayal edemeyeceği büyüklükte bir korku dağı yaratıyor. Yönetimler, yöneticiler bu korkuyu körükleyerek, evlerde kumandalarının üzerine hapis toplumlar yaratıyor. Sadece bizde değil, her yerde böyle. Çünkü çok işlerine geliyor. Bunu özgürce anlatmak lazım. Sokağa çıkın, orada yaşayın, ilişki kurun diyoruz. Sokaktan bakacak bir yazarlık kalemi lâzım Türkiye'nin dramasına.
TERÖRÜN BAŞ NEDENİ
ÖTEKİLEŞTİRMEDİR
Peki, bir yönetmen ve oyuncu olarak Dennis Kelly'nin eserine neler eklediniz ya da değiştirdiniz?
- Söylediği sözün üstüne bir şey söylemedik. Zaten söylediği söz, Anadolu'yu ve tüm dünyayı ilgilendiriyor. Ciddi körüklenen bir milliyetçilik var dünyada. Türkiye genelinde de bu durum söz konusu. Aynı şekilde ötekileştirme meselesi, dünyanın şu andaki temel sorunu. Özellikle de Amerika'nın en temeli. Bizde de öyle. Dolayısıyla eserin konusu kendiliğinden zaten buna dayanıyor. Karakter adının Mark olması hiç önemli değil. Çünkü ötekileştikçe başkalaşıp metamorfaza giriyorsun. Buna girdikçe yalnızlaşıyor, sonra hırçınlaşıyorsun. Mutsuzlaşıyor ve saldırganlaşıyorsun. Bence terörün temelinde yatan ana formül bu zaten. Oyunda bir de pompalanan terör korkusuna dikkat çekiliyor. Bunun insan üzerinde yarattığı paranoya, kadın-erkek ilişkisi bazında bile alsanız orada şiddetin ve bireyi değiştirmeye çalışmanın sonuçlarının bedelinin ağır olacağı hikayesi bu.
Oyuna kendi kararınızla, hiçbir baskı olmadan 16 yaş sınırı getirmişsiniz. Neden?
- İki açıdan buna karar verdim. Birincisi, o yaşlar biraz daha eğlenmek istediğimiz yaşlardır. Ve tiyatrodan korkmamamız gereken dönemdir. Sonrasında devlet meseleleriyle ilgili belirmeye başlıyor renklerimiz. Bu kadar şeyle o zaman değil, 16 yaş itibariyle ilgilenmek gerekir diye düşünüyorum. İkinci sebebi, oyunda az da olsa şiddet olması. Tabii ki televizyondaki kadar cinsel ve şiddet içeriği barındırmıyoruz ama yine de 16 yaş altının izlemesini istemedim. Televizyondaki yanlışı biz tekrarlamak istemedik.
Ahu Türkpençe'yle nasıl biraraya geldiniz? Profesyonel anlamda sahnede çok yer almayan biriyle iki kişilik bir oyun sergilemek cesaret işi miydi?
-
Ahu'nun gözünde acayip bir ateş var. Tiyatro yapacağım diye tutturdu diyebilirim. Birlikte eser araştırmasına başladık. Sondan Sonra'yı bulunca Ahu'ya önerdim. O da heyecanla kabul etti. Ama ne yalan söyleyeyim onu seçtim diye bir sürü kişi, bir televizyon starından nasıl olur, diye sordu. Nasıl güvendiğimi merak ettiler. Çok güvendim ben ona. Boşa da çıkarmadı. Her şeyden önce çok pozitif. Çalışkan, benden de çalışkan. Bir şeyi beş versiyonuyla düşünüp servis ediyor. Oyunculuk mayası çok ahlaklı.
DARBENİN GÖTÜRDÜĞÜ 10 YILI KAPATINCA
YAZARLIK YAPACAĞIM
Yazarlık denemeleri yapıyorum ama bir yandan da korkuyorum. Çünkü bildikçe korkaklık geliyor insanın üstüne, yazarlık da öyle bir şey. Çok fazla insan kitap yazıyor ama büyük cesaret bence. Kusursuzu aramak lazım. Yazdığınız düşüncede en açık bir gedik olmaması şart. Ben daha röportaj verirken söylediğim söz, eğer bu kadar yanlış anlaşılıyorsa, onu yazdığımda ne olur düşünemiyorum. Söylediklerimi daha fazla kelimeyle konuşup belki de net olarak tam anlaşılmasını istediğim şeyi anlatabileceğim gün, yazacağım çok hikaye var. Çok uzak değil o günler... 1980 sonrasındaki 10 yılım kayıp benim. Çünkü o zaman 10 yaşındaydım. Okumak istediğim kitapları bulamadığım, yabancı dil eğitimi görmek istesem ailevi ve sosyal şartlardan dolayı göremediğim, bir sürü eksikle 20 yaşına geldiğim ve o sırada da yüksek okula başladığım bir gençlik geçirdim. Aradaki son 20 yılımı, o 10 yılın bana kaybettirdiklerini tamamlamakla geçirdim. Bu askeri darbenin, bilgisel açıdan hayatımdan götürdüğü 10 yıl var.
******* ********
Ahu Türkpençe
İNKÂR ETSEK DE PSİKOLOJİK ŞİDDETİ
HEPİMİZ YAŞIYOR VE YAŞATIYORUZ
Bu, profesyonel anlamda sahnedeki ikinci deneyimim. İyi ki Varsın adlı oyunda rol almıştım üç yıl önce. Bu eserde ve eğitimim sırasındakiler Sondan Sonra oyunundakine pek benzemiyor. İyi ki Varsın'da intihar etmek üzere olan bir kadını canlandırıyordum. Ama oyunun devamında kendisiyle yüzleşen ve yaşama sevinci bulan biriydim. Komedisi yüksekti. Bu seferki ondan daha farklı, kara bir oyun. Emre Kınay'la iki yıl önce Karamel adlı dizide tanışmıştık. Kınay yeni oyunlar arıyordu, ben de oyun arayışındaydım ve tiyatrosunun her zaman bana açık olduğunu söyledi. Uzun bir arayıştan sonra Sondan Sonra için ikimiz de "Budur" dedik. Eserde beni cezbeden, birden fazla şey anlatması, her anının dolu geçmesi ve hayatın çok içinden olmasıydı. İnsanların psikolojisi üzerinden şiddeti anlatmaya çalışırken dünyaya da değiniyor. Ve asla didaktik değil. Bir hikaye gibi izlerken aslında çok önemli bir mesaj verdiğini fark ediyor insan. İzleyenler bir yere kadar "Çok normal, ben de böyle tepki verirdim" diyor ama sonra bir bakıyor ki işin aslı o değil. Bu sefer kendisiyle yüzleşmeye başlıyor "Ben de yaparım dediğim şey, normal değil aslında..." diye. Örneğin, oyundaki psikolojik şiddeti hepimiz yaşıyor ve yaşatıyoruz ama bunun farkında değiliz. İzlerken "ne kadar kötü" deyip gerçek hayatta aynısını yapıyoruz. Mesela bir anne çocuğuna "Ödevini bitirmezsen dışarı çıkamazsın" diyor. Bunun dozu arttıkça sınıra yaklaşıyoruz. Kimi zaman bu bir rutine, normale bile dönüşebiliyor. Bunların bilincinde olduğumuz için eseri okuduğumuzda çok etkilendik. Seyircinin de bunu hissedeceğini biliyorduk. Farkındalığın artmasını istedik. En güzeli de oyun, politik olarak bir taraf değil. Her ülkenin başına gelebilecek bir durumu anlatıyor. Ötekileştiriyoruz ya belli bir kısmı, herkes bir başkasını ötekileştirebilir. Oyunda bunun bireylerin nasıl yaptığını, aynı konuyu ülkelerin de birbirine uyguladığını görüyoruz. Güç kimin elindeyse o, karşı tarafa yaptırım uyguluyor. Ama dengeler değiştiğinde karşı taraf, yaşadığı acılara rağmen aynısını yapıyor. Ben burada tüm hikayeyi terimsel olarak anlatıyorum. Oyun ise konuyu en insani şekilde aktardığından izleyiciyi kalbinden yakalıyor.
Benim gibi kedi meraklısıysanız ve bir de üstüne üstlük resimle ilgileniyorsanız bu hafta sizi çok h
oşunuza gidecek bir siteyle, daha doğrusu bir ressamla tanıştıracağım; Efsun Güneş.
Kendisi 1978 İzmir doğumlu ve tabiri caizse eline kalemi aldığından beri resim yapıyor. Beş yaşında İzmir Resim ve Heykel Müzesi’nde ders almaya başladı, İzmir Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi Resim Bölümü'nde okudu. Bir yandan da grafik çok ilgisini çekiyordu. Bunun için üniversite eğitiöinde grafik bölümünü tercih etti "Grafik tasarım, başka bir bakış açısı kazandırıyor. Fikirlerin görselleştiği, farklı sanatların bir kombinasyonu aslında."
Efsun Güneş, son 10 yıldır reklam sanat yönetmenliği yapıyor. Y
aptığı her işin içinde resimden bir parça olması, büyük markaların görsel dünyalarını tasarlarken de mutlu olmasını sağlıyor. Ama yağlı boya resim yapmanın keyfini hiçbir yerde bulamadığı için resim yapmaya da devam ediyor. Ve bunları www.efsungunes.com sitesinden yayınlıyor.
Ama bu sitede öyle alıştığınız resimlerden görmeniz mümkün değil. Sadece kedilerin dünyası var burada. Çünkü Güneş, bütün hayvanların tıpkı insanlarınki gibi kendine ait bir dünyası olduğunu düşünüyor. Özellikle de kedilerin...
HEPSİ SENİN Mİ
Efsun Güneş'in resimlerinde ana obje
nin kedi olmasının sebebi küçüklüğünden beri kedilerle yaşıyor ve sürekli onlarla ilgili hikayeler dinliyor olması... "Evimizde hep kedimiz olduğu için ve bütün ailem; annem, babam, babaannem, halam, amcam... kısacası herkesin kedisi olduğu için onların hikâyeleriyle büyüdüm. 13-14 yaşındayken bir de bakmışım ki kedileri çiziyorum. Metalci, sert
bakışlı kedilerdi. 2004'e kadar çizdiklerim kediye daha çok benziyordu. Şimdikiler kediden çok, kediler hakkında hissettiklerimi yansıtıyor. Ben büyüyüp geliştikçe onlar da şimdiki halini aldı. Cattoman Empire’ın çıkış noktası, kedilerin kendilerini hemen hemen bütün uygarlıklarda yüksek bir mertebeye yakıştırmasıdır. Çoğu dinde, inanışlarda kedi hep 'saygı duyulan' olmuştur. Kedi familyasının tüm üyeleri avlanan değil, avcıdır. Evimizde, sokağımızda beslediğimiz kedilerse hayatımızın hep içinde. Kedilerin bu paşa durumları beni çok
etkiliyor. Onları seven insanlar, bu sevgileriyle gurur duyarlar. Çünkü nankörlük diye adlandırılan şey aslında prensiplere bağlılıktır. Bunu çözen insanlar, karşılıksız sevmeyi biraz daha fazla bilen insanlarmış gibi geliyor bana. Kediniz sizin kedinizdir ama aynı zamanda da siz onun insanısınızdır."
Efsun Güneş'in resimlerindeki her kedinin bir hikayesi var. "Resimlerinizde insan hallerini kediler üzerinden mi anlatıyorsunuz, yoksa size göre kedilerin de gerçekten böyle hayatları mı var"
diyorum bakın ne cevap veriyor: "Bütün hayvanların kendi aralarında aynen bizimki gibi bir hayatı var. Bakmayı bilmek lazım. Sokağa çıkın ve tek tek bütün kedileri inceleyin. Hepsi farklı. Biri iş adamı gibi, kimden yemek isteyeceğini çok iyi çözmüş. Öbürü aç kalmış çünkü diğer
kedilerden bile çekiniyor... Görmüş geçirmiş kalın enseli bir erkek kedinin önünden dişi bir kedi geçerkenki bakışlarını yakalıyorum bazen. Bizim miyavlama olarak duyduğumuz şeyin aslında 'hepsi senin mi' olduğuna yüzde yüz eminim."
Efsun Güneş, kedilerin bu hikayelerini
çoğu zaman onları çizerken uzun uzun gözlerine baktığında keşfediyor. Ve çoğunlukla resim bittikten sonra karşısına geçip gülüyor. Neden mi, "Koskoca hükümdar kedi, karşımda hallerden hallere girmiş" diye düşünüyor.
Kendisinin de iki tane kedisi var. Biri Abidin Dino, Efsun Güneş ona Dino diyor, diğeri ise Steve. Steve hayatının erken dönemlerinde gözlerini kaybetmiş ama fazlasıyla oyuncu. Dino ise çok sakin bir kedi. Steve uyurken gidip onun gözlerini yalaması ise Efsun Güneş'i en çok etkileyen özellikleri.
Siz de bu muhteşem işlerden duvarınızda olsun istiyorsanız www.efsungunes.com’u mutlaka bir ziyaret edin.
Bazı bilgiler vardır, aslında hiçbir zaman işinize yaramaz gibi görünür ama onları okumaktan zevk alırsınız. Bazen de yerli yersiz durumlarda işinize yarar, hayrete düşersiniz.
İşte bu ay Domingo'dan çıkan "Hayat, Bir Ziyaretçinin Yeryüzü Rehberi" adlı kitap da tam bu cinsten bilgileri içeriyor. En çok kim öldürdü, 50'lerin orta sayfa güzelleri, Büy
ük kaçışlar, İkinin anlamı, Çete kültürü, Hayati istatistikler, Hoş tesadüfler, Katil kim... kitaptaki onlarca başlıktan sadece birkaç tanesi.
Bu tuhaf bilgileri Ian Harrison toplamış. Aman şaşırmayın, meşhur Alman güreşçi Ian Harrison değil, yazar olan. Tuhaf bilgiler toplamak, kendisi için bir alışkanlık. Zaman zaman mucitlik yapsa da, antik savaş meydanlarından modern buluşlara dek değişik alanlarda birçok kitabı mevcut.
Bu seferki kitabını ni öyle kolay kolay anlatmak mümkün değil. Bunun için bana ilginç gelen başlıklardan sadece birkaç örneği sizlerle paylaşıyorum:
Sonsuza Dek Genç?
Tüm zamanların en ünlü çocuk yıldızı Judy Garland, MGM'le çalışmaya 12 yaşında başladı. Dört yıl sonra, Oz Büyücüsü'ndeki (1939) Dorothy karakteriyle uluslararası ün kazandı. Onu çok çalıştırdılar, sinema ve televizyonda önemli bir yer edindi. Popüler bir şarkıcı da olmuştu. Özel hayatı kötü gitti: Beş kez evlendi, 47 yaşında aşırı dozda uyuşturucudan öldü.
Sahne eğitimi alan Mark Lester, bol Oscarlı Oliver (1968) adlı müzikalde baş rol oynadığı sırada dokuz yaşındaydı. 18 yaşına kadar oyunculuğa devam etti, uyuşturucu ve alkol sorunu yaşadıktan sonra osteopati konusunda uzmanlaştı.
Linda Blair, Şeytan (1973) adlı filmde küfür ederek başını 360 derece çevirme rolünü 14 yaşında kabul etmeden önce, veteriner olmak istiyordu. Filmin ardından oyunculuğu ve gösterileri sürdürdü, uyuşturucu sorunları yaşadı ve hayvanlar için, Linda Blair WorldHeart Vakfı'nı kurdu.
Korkusuz Olmaz
Söylentiye göre IQ derecesi 140 olan megastar Madonna aptal sanılmaktan korkuyor. Ayrıca daha anlaşılır bir karafatma korkusuna sahip. Bunu şöyle itiraf ediyor: "Onları ne zaman görsem, çığlık atıp kaçtım."
James Dean'le Asi Gençlik'te oynayan ve başkalarının yanı sıra Elvis Presley'le de birlikte olan Hollywood aktristi Natalie Wood, hayatı boyunca sudan korktu ve haklı da çıktı: 1981'de 43 yaşında boğularak öldü.
Korku sinemasının efsane yönetmeni Alfred Hitchcock'un korkusu yumurtalardı. Kızı Chicago Tribune gazetesine şunları anlattı: "Onların korkunç göründüğünü söylüyordu. Onları kırdığınızda yarı maddenin dışarı akmasını kesinlikle iğrenç buluyordu."
Johnny Depp klourofobi, yani palyaço korkusu çekiyor. Rahatsız edici roller oynamakla ünlü olan Depp, "Boyalı yüz ve sahte gülüşte ürkütücü bir yan var. Yüzeyin hemen altında bir karanlık, gerçek bir kötülüğe hazırlık varmış gibi görünür hep bana" diyor.
Amerikalı şarkıcı ve aktör Justin Timberlake galeofobi, ofidiofobi ve araknofobi yaşıyor. Yani, köpekbalığı, yılan ve örümcekten korkuyor.
Hâlâ Yasak
Fransa'da bir domuza Napoleon diyemezsiniz.
İngiliz toplu taşıma araçlarında kadınlar çikolata yiyemez.
İsveç'te evinizi izin almadan boyayamazsınız.
Avustralya'da lisanslı bir elektrikçiden başka kimse ampul değiştiremez.
Hollanda'daki lokantalarda buz, limon ya da ıhlamur gibi bir şeyle verilmemişse sudan para alınamaz.
Karayla çevrili olmasına rağmen Oklahoma'da balina avlanamaz.
Aman başlık sizi yanıltmasın. Merak etmeyin, bunalımda falan değilim.
Elime yeni geçen bir kitabın kapağında yazıyor bu sözler. Sahibi "Alper Tanyer".
"Kim ki o?"
dediğinizi duyar gibiyim. Çok haklısınız. Çünkü aslında bankada çalışan, kendi halinde bir vatandaş Alper Tanyer.
Ama bir gün canına tak etmiş ve "Yeter artık içimde ne varsa dökeceğim" diyerek, kitap yazmaya karar vermiş.
Adını da "Bütün Vanalarım Açıldı" koymuş.
Bu kitap, öyle alışık olduğunuz cinsten değil.
Öncelikle kapağıyla dikkat çekiyor. Gerçeği söyleyeyim, kimilerinde "ıyy" tepkisi de yaratıyor. Çünkü yatakta yorgan altında yatan bir adamın çıplak ayakları neredeyse burnunuza girecek gibi duruyor. Ama aslında böyle bir başlıktaki kitap için oldukça esprili bana göre.
Bir diğer alışık olmadığımız yanı da üslubu.
Kitap, yazar Alper Tanyer ve arkadaşı Hakan Elbaşı'nın birbirlerine gönderdikleri e-mail'lerden oluşuyor. "Bana ne iki arkadaşın e-mailleşmesinden" diyebilirsiniz. Ama içeriklerine bakınca
enteresan konular ortaya çıkıyor. Ne de olsa yazar Alper Tanyer de hepimiz gibi bu ülkenin sıkıntıları, sorunlarıyla yaşıyor. İşte bu e-mailler'de de içini döküyor sevgili yazar. Kimi zaman durumla dalga geçiyor, kimi zaman çığlıklar atıyor, kimi zaman da sert eleştiriler yapıyor. Ama en önemlisi kullandığı dille, sıkıcı konuları bile okumayı çok eğlenceli bir hale getirebiliyor.
Yalnız, eğer benim gibi imla hatasına tahammülünüz yoksa okurken sıkıntı yaşayabilirsiniz. Çünkü Alper Tanyer, her şeyi olduğu gibi bırakmış. Yani internetteki "chat" diliyle.
ÜŞENGEÇLERE EVE DVD SERVİSİ
Biliyorum havaların bozulması çoğunuzun canını sıkıyor ama inanın ben bundan çok keyif alıyorum. Çünkü sıcacık kahvemi yapıp, üzerime de battaniyeyi çekince bir başka oluyor evde film izlemenin keyfi. Tabii DVD'ler tükenmişse evden çıkıp da almak çok zor geliyor, ne yalan söyleyeyim. Ama bu üşengeçlik sayesinde çok faydalı bir site keşfettim: www.evdeizle.com. Evet biliyorum, hepsiburada, D&R ya da idefix gibi sitelerde de DVD satılıyor. Ama burası bir başka. Çünkü tamamen film konusunda uzmanlaşmış durumdalar. "Kategoriler" bölümüne basınca 18 film türü başlığında 15 binden fazla DVD bulmanız mümkün. Bağımsız Filmler, Uluslararası, Klasikler, Dramalar... bunlardan bazıları. Üstelik altında yorumlar da var. Aylık 34-36-38 lira ödeyerek 8-12-16 adet DVD izleyebiliyorsunuz. Sitede değiş-tokuş sistemi uygulanıyor. İlk siparişinizde 2 DVD özel kuryeyle ücretsiz evinize bırakılıyor. Bir dahaki siparişte eskileri verip yenileri alıyorsunuz. Bunun için yapmanız gereken tek şey üye olmak.
Yaşayan en önemli heykeltıraşlarımızdan Mehmet Aksoy, geçen hafta Evin Sanat Galerisi'nde yeni sergisi Yılan Hikayeleri'ni açtı. Ziyaretimiz sırasında açılışa iki gün olduğundan hazırlık heyecanını birlikte yaşadık diyebilirim. Gözleri bir çocuğunki kadar mutlu ve heyecanlı bakıyor, eli ayağıysa yerinde duramıyordu. Ne de olsa çocukluğunu yılan hikayelerini dinleyerek geçirmiş, son iki yıldır da bu hikayelerle ilgili pek çok araştırma yapmıştı. Şimdi sıra, onlardan esinlenerek hazırladığı, pek çok mesajı içinde barındıran heykellerini sergilemeye gelmişti... Hepsiyle gurur duyuyor, bu seriyle tekniğinde yenilikler olduğundan bahsediyordu. Onu üzen, aklına takılan tek şeyse, dizindeki rahatsızlıktan dolayı bazı fikirlerini heykele yansıtamamış olmasıydı. Araştırmaları sırasında yılan üzerine o kadar çok hikaye bulmuş ki... İşte size Mehmet Aksoy'un araştırıp yorumladığı dünyanın pek çok ülkesinden ve yöresinden Yılan Hikayeleri. Evrensellikle globallik karıştırılıyor. Globallik ekonomiyle ilgilidir. Evrensellikte ise yöresel olmadan çıkış olmaz. Evrensele açılan kapı, yöreden geçer. O coğrafyanın adamı olacaksın, toplumun psikolojisini bileceksin, onunla yaşayıp onunla dünyayı yorumlayacaksın. Her konuyu kendine göre alıp içinde evrensele açılan bir kapı bulunduracaksın. Yılan hikayeleri de böyle. Yerel konulardan esinlenilmiş ama dünyanın her yerinde bakan birinin bir şeyler yakalayabileceği heykeller bunlar. Çocukluğum Yayladağı’nda yılan hikayeleri dinleyerek geçti. Tarlada derede bastığın yere dikkat et, yılana basma basarsan sokulursun gibi uyarıcı söylemlerin dışında; yılanın koruyucu olduğu çoğu evlerin damında çatısında yılan olduğu onlara dokunmamak gerektiği anlatılırdı. Kara yılanların çift dolaştığı, birbirlerine çok bağlı oldukları, birini öldürürsen ötekinin muhakkak intikamını almak için sonuna kadar eşini öldüreni takip edeceği seneler geçse de unutmayacağı söylenir. Hatay’ın Arsuz Madenli köyünde böyle bir kara yılanın olduğu, uzun zaman intikamını almak için beklediği, hatta sakallarının çıktığı, ona sakallı yılan dendiği, hala günümüzde yaşadığı onu görenler tarafından söyleniyor. Ben de yakın zamanda onu görmeye gideceğim. Bazı yılanların kadınlara aşık olduğu, onların arkasından gittiği, sık sık önlerine çıktığı, hatta gece yataklarına gelip erkenden gittiği, kadının da artık buna alıştığı, ondan hiç korkmadığı gibi anlatılır. Masallardaki yılan hikayelerine gelince Şahmeran’ı ele alsak yeter. Gılgamış’ın gençlik otunu çalan ve ebedi gençliğe kavuşan yılan var bir de. Ama tüm bu konuları tasvir etmemek gerekir. Çünkü sanat bir yorumdur. İşlerimde bütün kültürleri sorgulayabiliyorum. Yaradılış efsanesi diyorum mesela heykellerden iki tanesine. Çünkü yaradılış konusunda büyük çelişkiler var dünyada. Her din, farklı yaratıyor dünyayı. Bunun yanında evrim teorisi var. Yılan bazı dinlerde şeytan olarak geçiyor. Bazılarında Adem ve Havva'yı kandırmış. Oysa burada yılanın suçu yok. O, çelişkiyi, farkındalığı simgeliyor. İşi tersine de çevirebilirsiniz. Kuzey ülkelerinde yılanla ilgili mitolojiler var. Yumurta gibi bir şey var, etrafında yılan var ve büyük patlamayı bununla açıklıyorlar. Büyük patlamadan önce yılanın evreni koruduğu söyleniyor. Bergama’da Asklepion süte karışan zehri ile hastaları iyi eden ve giderek tıbbın sembolü haline gelen yine bizim yılan. Bütün dünya mitoslarında yılanlarla ilgili hikayeler var çoğu pozitif. Hıristiyanlıkta şeytan yerine konmasının haricinde genellikle koruyucu, aydınlatıcı hatta Baltık ülkelerinde dünyanın varoluşu öncesi evrenin bir yumurta şeklinde görüldüğü, yumurtaya sarılı bir yılanın onu koruduğu ve olgunlaştığında da evrenin o yumurtadan var olduğu söylenir. Beni bu hikayeler cezbetti. Ben de kendimce yılanları yorumlamak istedim. Biraz araştırıp inceleyince kendimi bir hazinenin içinde buldum, bu kadar zengin ve bu kadar geniş bir içerik, her türlü anlatıma açık. Beni çok heyecanlandırdı. Bana en azından yüz tane heykel yaptırır... Adem ile Havva’dan evrim teorisine kadar uzanan geniş bir yelpaze... Eskiden yılan korkum olsa da, sergide onun hep iyi taraflarını yansıtmaya çalıştım. Çünkü onun her zaman gerçeği gösterdiğine inanıyorum.
YILANDAN ÇOK KORKARDIM Aslında yılan, 24 yaşına kadar rüyalarıma girerdi. Ondan çok korkardım. Hep de aynı rüya olurdu. Yatağıma gelirdi. Her zaman elimle üzerine bastırırdım. Gözümü açtığımda hâlâ oradaymış gibi gelirdi. Ancak beş on dakika sonra kendime gelebilirdim. Sebebi sanırım küçükken bir keresinde ormanda tek başıma kalmış olmamdı.
BU KEZ FORMLARDA DAHA SERBEST KALDIM Yılan serisinde kendiliğinden farklı teknikler çıktı ortaya. Daha organik formlar oldu. Tabii ki biçimler içeriğe göre hep değişiyor. Ama bu kez daha serbest kaldım. Sarmal formlar, birbiri içindelikler, negatifler-pozitifler, varlık-yokluk arası hikayeleri çok daha güzel kullanabildim. Mesela yılanlı şamandaki yılan formu, bir sactan bürülmedir ama çok hacimli görünüyor. Derinlik kazandı kendiliğinden form, ben de şaşırdım. Aslında çift yapayım, hacimli olsun diyordum ama gerek bile kalmadı. Şamanın ruhani yanını delikli bir sacla temsil edince enteresan bir heykel oldu. Bir tarafı çok katı, bir tarafı çok transparan. Form denemesi açısından iyi bir yere götürdü beni. Bu seride kendimde yeni bir şey keşfettim. Zaten her sergide biraz daha ustalaştığımı hissediyorum.
EN MÜTEVAZİ SERGİM OLDU Yılan hikayeleriyle ilgili daha pek çok konuyu işleyemedim. Kendi yılan korkumu anlatan bir heykel yapacaktım yetişmedi. Bunun dışında aşık yılan ve kıskançlık hikayelerini de heykelleştirmeyi düşünüyorum. Çünkü kıskançlığı da anlatır bir yılan. İnsanlar yoğun kıskançlıklarından kendilerine acı çektiriyorlar. Sanki yılanı alıp kendilerini zehirletir gibi. Öyle bir acı... Büyük bir taşta başlamıştım ama henüz yapamadım. Sanırım buradaki sergiye şimdiye kadarki en mütevazi sergim diyebilirim. Hepsi biraz küçük oldu gibi geliyor bana. Bundan sonra büyük heykeller geri geliyor.
İLHAN SELÇUK PENCERESİNDEN AYDINLANMAYA BAKACAK İlhan Selçuk heykeli yapacağım Beşiktaş Belediyesi için. Gelecek yıl, Akmerkez'in arka tarafındaki villaların arasındaki kavşağa yerleştirilmesi planlanıyor. Yaklaşık 5 metre yüksekliğinde, bronz-taştan bir heykel düşünüyorum. Formunu da çoktan tasarladım. Aydınlanma hareketinin önde gelenlerinden biriydi İlhan Selçuk. İnanmış, kararlı, başından beri bunu savunan, her şekilde bundan vazgeçmeyen bir adam. Köşesi de "pencere" diye düşünürken, aslında aydınlığa açılan bir pencere önünde duruyor diye düşündüm. Dışarıyı seyrediyor. Orada da aydınlanma hareketinin kitlesel yürüyüşleri var. Açık pencereden bunun yansımasını göreceğiz, karşıdan da İlhan Selçuk bize bakıyor olacak. Beşiktaş Belediyesi bundan vazgeçse bile kendim için bu heykeli yapmak istiyorum.
**Mehmet Aksoy’un “Yılan Hikayeleri” sergisi 4 Aralık'a kadar pazar hariç her gün Evin Sanat Galerisi’nde görülebilir. Tel: 0212 265 81 58.
* Die Zeit geçen hafta Robbie Williams'la röportaj yapmış. Söylenene göre ünlü olmasını sağlayan Take That grubuna kesin dönüş yapmış. "Bu durum solo kariyerinizin sonu anlamına mı geliyor" sorusuna ise "Hayatıma yeni bir başlık açıyorum.
Önümüzdeki 18 aylık programım zaten hazır. Sonrası için her şey hayal edilebilir" diyor. Hayranlarına duyurulur.
* Tiyatro Artı, uzun zamandır Harbiye'deki bir garajı kendine tiyatro sahnesi olarak kurmaya çalışıyor. Mekân Artı adını verdikleri sahnenin bugün, Kök adlı oyunla açılması planlanıyordu. Ama ne yazık ki bazı aksaklıklardan dolayı açılış, kasım ayının başına ertelendi.
* İstanbul Kültür Sanat Vakfı'ndan yeni bir açılım var; Uluslararası İstanbul Tasarım Bienali. Tasarımı daha iyi anlamak, anlatmak ve tartışma konuları yaratmayı hedefleyen vakıf, yeni bienali 2012'de düzenlemeyi planlıyor.
* Heykel alanında yaşayan en önemli sanatçılarımızdan Mehmet Aksoy, şu sıralar o görkemli ev-atölyesinde yeni sergisi için hazırlanıyor. 21 Ekim'de Evin Sanat Galerisi'nde açılması planlanan serginin adı Yılan Hikayeleri. Sanatçı son bir buçuk yıldır bu seri üzerinde çalışıyormuş.
* Amazon sitesi yüzünden bu aralar Amerika e-kitap piyasasında büyük tartışma var. Çünkü Ken Follet'in "Fall of Giants" adlı kitabının hard cover versiyonu 19.30 dolarken, e-kitabı 19.99 dolar. Bu durum herkesi isyan ettiriyor. Ne de olsa e-kitap okuyucuları uzun zamandır kitapları olduğundan çok daha ucuza okuyor. Aynı durum James Patterson'ın Don't Blink kitabında da geçerli. Bakalım daha neler göreceğiz...
* Tiyatro Tiyatro Dergisi'nin 8. Tiyatro Ödülleri bu pazartesi Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde açıklanacak. Davete Yıldız Kenter, Zuhal Olcay, Yetkin Dikinciler, Ahmet Levendoğlu, Demet Evgar, Ahu Türkpençe, Şehsuvar Aktaş gibi isimlerin katılması bekleniyor.
* Geçenlerde New York'a giden bir arkadaşım anlata anlata
bitiremedi, müzeleri nasıl da profesyonel bir şekilde gezdiğini. Profesyoneli nasıl oluyor ki dememe kalmadan başladı anlatmaya. Meğer İstanbul'da New York'a gitmeden önce bir şirketle anlaşmış; Art Smart. Şirket New York'ta. Ama dünyanın neresinden ararsanız arayın size randevu veriyorlar. Uzman oldukları müzeler arasında the Metropolitan Museum, Museum of Modern Art, American Museum of Natural History var. Eğer daha da fazlasını isterseniz, size büyük çaplı bir Avrupa müzeleri turu düzenleyebiliyorlar. www.artsmart.com