13 Ocak 2011 Perşembe

Cattoman Empire'a buyrun

Benim gibi kedi meraklısıysanız ve bir de üstüne üstlük resimle ilgileniyorsanız bu hafta sizi çok h
oşunuza gidecek bir siteyle, daha doğrusu bir ressamla tanıştıracağım; Efsun Güneş.
Kendisi 1978 İzmir doğumlu ve tabiri caizse eline kalemi aldığından beri resim yapıyor. Beş yaşında İzmir Resim ve Heykel Müzesi’nde ders almaya başladı, İzmir Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi Resim Bölümü'nde okudu. Bir yandan da grafik çok ilgisini çekiyordu. Bunun için üniversite eğitiöinde grafik bölümünü tercih etti "Grafik tasarım, başka bir bakış açısı kazandırıyor. Fikirlerin görselleştiği, farklı sanatların bir kombinasyonu aslında."
Efsun Güneş, son 10 yıldır reklam sanat yönetmenliği yapıyor. Y
aptığı her işin içinde resimden bir parça olması, büyük markaların görsel dünyalarını tasarlarken de mutlu olmasını sağlıyor. Ama yağlı boya resim yapmanın keyfini hiçbir yerde bulamadığı için resim yapmaya da devam ediyor. Ve bunları www.efsungunes.com sitesinden yayınlıyor.
Ama bu sitede öyle alıştığınız resimlerden görmeniz mümkün değil. Sadece kedilerin dünyası var burada. Çünkü Güneş, bütün hayvanların tıpkı insanlarınki gibi kendine ait bir dünyası olduğunu düşünüyor. Özellikle de kedilerin...

HEPSİ SENİN Mİ
Efsun Güneş'in resimlerinde ana obje
nin kedi olmasının sebebi küçüklüğünden beri kedilerle yaşıyor ve sürekli onlarla ilgili hikayeler dinliyor olması... "Evimizde hep kedimiz olduğu için ve bütün ailem; annem, babam, babaannem, halam, amcam... kısacası herkesin kedisi olduğu için onların hikâyeleriyle büyüdüm. 13-14 yaşındayken bir de bakmışım ki kedileri çiziyorum. Metalci, sert
bakışlı kedilerdi. 2004'e kadar çizdiklerim kediye daha çok benziyordu. Şimdikiler kediden çok, kediler hakkında hissettiklerimi yansıtıyor. Ben büyüyüp geliştikçe onlar da şimdiki halini aldı. Cattoman Empire’ın çıkış noktası, kedilerin kendilerini hemen hemen bütün uygarlıklarda yüksek bir mertebeye yakıştırmasıdır. Çoğu dinde, inanışlarda kedi hep 'saygı duyulan' olmuştur. Kedi familyasının tüm üyeleri avlanan değil, avcıdır. Evimizde, sokağımızda beslediğimiz kedilerse hayatımızın hep içinde. Kedilerin bu paşa durumları beni çok
etkiliyor. Onları seven insanlar, bu sevgileriyle gurur duyarlar. Çünkü nankörlük diye adlandırılan şey aslında prensiplere bağlılıktır. Bunu çözen insanlar, karşılıksız sevmeyi biraz daha fazla bilen insanlarmış gibi geliyor bana. Kediniz sizin kedinizdir ama aynı zamanda da siz onun insanısınızdır."
Efsun Güneş'in resimlerindeki her kedinin bir hikayesi var. "Resimlerinizde insan hallerini kediler üzerinden mi anlatıyorsunuz, yoksa size göre kedilerin de gerçekten böyle hayatları mı var"
diyorum bakın ne cevap veriyor: "Bütün hayvanların kendi aralarında aynen bizimki gibi bir hayatı var. Bakmayı bilmek lazım. Sokağa çıkın ve tek tek bütün kedileri inceleyin. Hepsi farklı. Biri iş adamı gibi, kimden yemek isteyeceğini çok iyi çözmüş. Öbürü aç kalmış çünkü diğer
kedilerden bile çekiniyor... Görmüş geçirmiş kalın enseli bir erkek kedinin önünden dişi bir kedi geçerkenki bakışlarını yakalıyorum bazen. Bizim miyavlama olarak duyduğumuz şeyin aslında 'hepsi senin mi' olduğuna yüzde yüz eminim."
Efsun Güneş, kedilerin bu hikayelerini
çoğu zaman onları çizerken uzun uzun gözlerine baktığında keşfediyor. Ve çoğunlukla resim bittikten sonra karşısına geçip gülüyor. Neden mi, "Koskoca hükümdar kedi, karşımda hallerden hallere girmiş" diye düşünüyor.
Kendisinin de iki tane kedisi var. Biri Abidin Dino, Efsun Güneş ona Dino diyor, diğeri ise Steve. Steve hayatının erken dönemlerinde gözlerini kaybetmiş ama fazlasıyla oyuncu. Dino ise çok sakin bir kedi. Steve uyurken gidip onun gözlerini yalaması ise Efsun Güneş'i en çok etkileyen özellikleri.
Siz de bu muhteşem işlerden duvarınızda olsun istiyorsanız www.efsungunes.com’u mutlaka bir ziyaret edin.

(Deniz İNCEOĞLU - Hürriyet Keyif - 1.1.2011)

26 Kasım 2010 Cuma

Madonna neden korkuyor

Bazı bilgiler vardır, aslında hiçbir zaman işinize yaramaz gibi görünür ama onları okumaktan zevk alırsınız. Bazen de yerli yersiz durumlarda işinize yarar, hayrete düşersiniz.
İşte bu ay Domingo'dan çıkan "Hayat, Bir Ziyaretçinin Yeryüzü Rehberi" adlı kitap da tam bu cinsten bilgileri içeriyor. En çok kim öldürdü, 50'lerin orta sayfa güzelleri, Büy
ük kaçışlar, İkinin anlamı, Çete kültürü, Hayati istatistikler, Hoş tesadüfler, Katil kim... kitaptaki onlarca başlıktan sadece birkaç tanesi.
Bu tuhaf bilgileri Ian Harrison toplamış. Aman şaşırmayın, meşhur Alman güreşçi Ian Harrison değil, yazar olan. Tuhaf bilgiler toplamak, kendisi için bir alışkanlık. Zaman zaman mucitlik yapsa da, antik savaş meydanlarından modern buluşlara dek değişik alanlarda birçok kitabı mevcut.
Bu seferki kitabını ni öyle kolay kolay anlatmak mümkün değil. Bunun için bana ilginç gelen başlıklardan sadece birkaç örneği sizlerle paylaşıyorum:

Sonsuza Dek Genç?
  • Tüm zamanların en ünlü çocuk yıldızı Judy Garland, MGM'le çalışmaya 12 yaşında başladı. Dört yıl sonra, Oz Büyücüsü'ndeki (1939) Dorothy karakteriyle uluslararası ün kazandı. Onu çok çalıştırdılar, sinema ve televizyonda önemli bir yer edindi. Popüler bir şarkıcı da olmuştu. Özel hayatı kötü gitti: Beş kez evlendi, 47 yaşında aşırı dozda uyuşturucudan öldü.
  • Sahne eğitimi alan Mark Lester, bol Oscarlı Oliver (1968) adlı müzikalde baş rol oynadığı sırada dokuz yaşındaydı. 18 yaşına kadar oyunculuğa devam etti, uyuşturucu ve alkol sorunu yaşadıktan sonra osteopati konusunda uzmanlaştı.
  • Linda Blair, Şeytan (1973) adlı filmde küfür ederek başını 360 derece çevirme rolünü 14 yaşında kabul etmeden önce, veteriner olmak istiyordu. Filmin ardından oyunculuğu ve gösterileri sürdürdü, uyuşturucu sorunları yaşadı ve hayvanlar için, Linda Blair WorldHeart Vakfı'nı kurdu.
Korkusuz Olmaz
  • Söylentiye göre IQ derecesi 140 olan megastar Madonna aptal sanılmaktan korkuyor. Ayrıca daha anlaşılır bir karafatma korkusuna sahip. Bunu şöyle itiraf ediyor: "Onları ne zaman görsem, çığlık atıp kaçtım."
  • James Dean'le Asi Gençlik'te oynayan ve başkalarının yanı sıra Elvis Presley'le de birlikte olan Hollywood aktristi Natalie Wood, hayatı boyunca sudan korktu ve haklı da çıktı: 1981'de 43 yaşında boğularak öldü.
  • Korku sinemasının efsane yönetmeni Alfred Hitchcock'un korkusu yumurtalardı. Kızı Chicago Tribune gazetesine şunları anlattı: "Onların korkunç göründüğünü söylüyordu. Onları kırdığınızda yarı maddenin dışarı akmasını kesinlikle iğrenç buluyordu."
  • Johnny Depp klourofobi, yani palyaço korkusu çekiyor. Rahatsız edici roller oynamakla ünlü olan Depp, "Boyalı yüz ve sahte gülüşte ürkütücü bir yan var. Yüzeyin hemen altında bir karanlık, gerçek bir kötülüğe hazırlık varmış gibi görünür hep bana" diyor.
  • Amerikalı şarkıcı ve aktör Justin Timberlake galeofobi, ofidiofobi ve araknofobi yaşıyor. Yani, köpekbalığı, yılan ve örümcekten korkuyor.
Hâlâ Yasak
  • Fransa'da bir domuza Napoleon diyemezsiniz.
  • İngiliz toplu taşıma araçlarında kadınlar çikolata yiyemez.
  • İsveç'te evinizi izin almadan boyayamazsınız.
  • Avustralya'da lisanslı bir elektrikçiden başka kimse ampul değiştiremez.
  • Hollanda'daki lokantalarda buz, limon ya da ıhlamur gibi bir şeyle verilmemişse sudan para alınamaz.
  • Karayla çevrili olmasına rağmen Oklahoma'da balina avlanamaz.

(Deniz İNCEOĞLU - Hürriyet Keyif - 20.11.2010)

1 Kasım 2010 Pazartesi

Bu hayat olmadı, bir dahakine inşallah...

Aman başlık sizi yanıltmasın. Merak etmeyin, bunalımda falan değilim.
Elime yeni geçen bir kitabın kapağında yazıyor bu sözler. Sahibi "Alper Tanyer".
"Kim ki o?"
dediğinizi duyar gibiyim. Çok haklısınız. Çünkü aslında bankada çalışan, kendi halinde bir vatandaş Alper Tanyer.
Ama bir gün canına tak etmiş ve "Yeter artık içimde ne varsa dökeceğim" diyerek, kitap yazmaya karar vermiş.
Adını da "Bütün Vanalarım Açıldı" koymuş.
Bu kitap, öyle alışık olduğunuz cinsten değil.
Öncelikle kapağıyla dikkat çekiyor. Gerçeği söyleyeyim, kimilerinde "ıyy" tepkisi de yaratıyor. Çünkü yatakta yorgan altında yatan bir adamın çıplak ayakları neredeyse burnunuza girecek gibi duruyor. Ama aslında böyle bir başlıktaki kitap için oldukça esprili bana göre.
Bir diğer alışık olmadığımız yanı da üslubu.
Kitap, yazar Alper Tanyer ve arkadaşı Hakan Elbaşı'nın birbirlerine gönderdikleri e-mail'lerden oluşuyor. "Bana ne iki arkadaşın e-mailleşmesinden" diyebilirsiniz. Ama içeriklerine bakınca
enteresan konular ortaya çıkıyor. Ne de olsa yazar Alper Tanyer de hepimiz gibi bu ülkenin sıkıntıları, sorunlarıyla yaşıyor. İşte bu e-mailler'de de içini döküyor sevgili yazar. Kimi zaman durumla dalga geçiyor, kimi zaman çığlıklar atıyor, kimi zaman da sert eleştiriler yapıyor. Ama en önemlisi kullandığı dille, sıkıcı konuları bile okumayı çok eğlenceli bir hale getirebiliyor.
Yalnız, eğer benim gibi imla hatasına tahammülünüz yoksa okurken sıkıntı yaşayabilirsiniz. Çünkü Alper Tanyer, her şeyi olduğu gibi bırakmış. Yani internetteki "chat" diliyle.

ÜŞENGEÇLERE EVE DVD SERVİSİ
Biliyorum havaların bozulması çoğunuzun canını sıkıyor ama inanın ben bundan çok keyif alıyorum. Çünkü sıcacık kahvemi yapıp, üzerime de battaniyeyi çekince bir başka oluyor evde film izlemenin keyfi. Tabii DVD'ler tükenmişse evden çıkıp da almak çok zor geliyor, ne yalan söyleyeyim. Ama bu üşengeçlik sayesinde çok faydalı bir site keşfettim: www.evdeizle.com. Evet biliyorum, hepsiburada, D&R ya da idefix gibi sitelerde de DVD satılıyor. Ama burası bir başka. Çünkü tamamen film konusunda uzmanlaşmış durumdalar. "Kategoriler" bölümüne basınca 18 film türü başlığında 15 binden fazla DVD bulmanız mümkün. Bağımsız Filmler, Uluslararası, Klasikler, Dramalar... bunlardan bazıları. Üstelik altında yorumlar da var. Aylık 34-36-38 lira ödeyerek 8-12-16 adet DVD izleyebiliyorsunuz. Sitede değiş-tokuş sistemi uygulanıyor. İlk siparişinizde 2 DVD özel kuryeyle ücretsiz evinize bırakılıyor. Bir dahaki siparişte eskileri verip yenileri alıyorsunuz. Bunun için yapmanız gereken tek şey üye olmak.

28 Ekim 2010 Perşembe

Eskiden korkardım şimdi hayranıyım


Yaşayan en önemli heykeltıraşlarımızdan Mehmet Aksoy, geçen hafta Evin Sanat Galerisi'nde yeni sergisi Yılan Hikayeleri'ni açtı. Ziyaretimiz sırasında açılışa iki gün olduğundan hazırlık heyecanını birlikte yaşadık diyebilirim. Gözleri bir çocuğunki kadar mutlu ve heyecanlı bakıyor, eli ayağıysa yerinde duramıyordu. Ne de olsa çocukluğunu yılan hikayelerini dinleyerek geçirmiş, son iki yıldır da bu hikayelerle ilgili pek çok araştırma yapmıştı. Şimdi sıra, onlardan esinlenerek hazırladığı, pek çok mesajı içinde barındıran heykellerini sergilemeye gelmişti... Hepsiyle gurur duyuyor, bu seriyle tekniğinde yenilikler olduğundan bahsediyordu. Onu üzen, aklına takılan tek şeyse, dizindeki rahatsızlıktan dolayı bazı fikirlerini heykele yansıtamamış olmasıydı. Araştırmaları sırasında yılan üzerine o kadar çok hikaye bulmuş ki... İşte size Mehmet Aksoy'un araştırıp yorumladığı dünyanın pek çok ülkesinden ve yöresinden Yılan Hikayeleri.
Evrensellikle globallik karıştırılıyor. Globallik ekonomiyle ilgilidir. Evrensellikte ise yöresel olmadan çıkış olmaz. Evrensele açılan kapı, yöreden geçer. O coğrafyanın adamı olacaksın, toplumun psikolojisini bileceksin, onunla yaşayıp onunla dünyayı yorumlayacaksın. Her konuyu kendine göre alıp içinde evrensele açılan bir kapı bulunduracaksın. Yılan hikayeleri de böyle. Yerel konulardan esinlenilmiş ama dünyanın her yerinde bakan birinin bir şeyler yakalayabileceği heykeller bunlar.
Çocukluğum Yayladağı’nda yılan hikayeleri dinleyerek geçti. Tarlada derede bastığın yere dikkat et, yılana basma basarsan sokulursun gibi uyarıcı söylemlerin dışında; yılanın koruyucu olduğu çoğu evlerin damında çatısında yılan olduğu onlara dokunmamak gerektiği anlatılırdı.
Kara yılanların çift dolaştığı, birbirlerine çok bağlı oldukları, birini öldürürsen ötekinin muhakkak intikamını almak için sonuna kadar eşini öldüreni takip edeceği seneler geçse de unutmayacağı söylenir. Hatay’ın Arsuz Madenli köyünde böyle bir kara yılanın olduğu, uzun zaman intikamını almak için beklediği, hatta sakallarının çıktığı, ona sakallı yılan dendiği, hala günümüzde yaşadığı onu görenler tarafından söyleniyor. Ben de yakın zamanda onu görmeye gideceğim.
Bazı yılanların kadınlara aşık olduğu, onların arkasından gittiği, sık sık önlerine çıktığı, hatta gece yataklarına gelip erkenden gittiği, kadının da artık buna alıştığı, ondan hiç korkmadığı gibi anlatılır.
Masallardaki yılan hikayelerine gelince Şahmeran’ı ele alsak yeter. Gılgamış’ın gençlik otunu çalan ve ebedi gençliğe kavuşan yılan var bir de.
Ama tüm bu konuları tasvir etmemek gerekir. Çünkü sanat bir yorumdur. İşlerimde bütün kültürleri sorgulayabiliyorum. Yaradılış efsanesi diyorum mesela heykellerden iki tanesine. Çünkü yaradılış konusunda büyük çelişkiler var dünyada. Her din, farklı yaratıyor dünyayı. Bunun yanında evrim teorisi var. Yılan bazı dinlerde şeytan olarak geçiyor. Bazılarında Adem ve Havva'yı kandırmış. Oysa burada yılanın suçu yok. O, çelişkiyi, farkındalığı simgeliyor.
İşi tersine de çevirebilirsiniz. Kuzey ülkelerinde yılanla ilgili mitolojiler var. Yumurta gibi bir şey var, etrafında yılan var ve büyük patlamayı bununla açıklıyorlar. Büyük patlamadan önce yılanın evreni koruduğu söyleniyor.
Bergama’da Asklepion süte karışan zehri ile hastaları iyi eden ve giderek tıbbın sembolü haline gelen yine bizim yılan. Bütün dünya mitoslarında yılanlarla ilgili hikayeler var çoğu pozitif. Hıristiyanlıkta şeytan yerine konmasının haricinde genellikle koruyucu, aydınlatıcı hatta Baltık ülkelerinde dünyanın varoluşu öncesi evrenin bir yumurta şeklinde görüldüğü, yumurtaya sarılı bir yılanın onu koruduğu ve olgunlaştığında da evrenin o yumurtadan var olduğu söylenir.
Beni bu hikayeler cezbetti. Ben de kendimce yılanları yorumlamak istedim. Biraz araştırıp inceleyince kendimi bir hazinenin içinde buldum, bu kadar zengin ve bu kadar geniş bir içerik, her türlü anlatıma açık. Beni çok heyecanlandırdı. Bana en azından yüz tane heykel yaptırır... Adem ile Havva’dan evrim teorisine kadar uzanan geniş bir yelpaze...
Eskiden yılan korkum olsa da, sergide onun hep iyi taraflarını yansıtmaya çalıştım. Çünkü onun her zaman gerçeği gösterdiğine inanıyorum.

YILANDAN ÇOK KORKARDIM
Aslında yılan, 24 yaşına kadar rüyalarıma girerdi. Ondan çok korkardım. Hep de aynı rüya olurdu. Yatağıma gelirdi. Her zaman elimle üzerine bastırırdım. Gözümü açtığımda hâlâ oradaymış gibi gelirdi. Ancak beş on dakika sonra kendime gelebilirdim. Sebebi sanırım küçükken bir keresinde ormanda tek başıma kalmış olmamdı.

BU KEZ FORMLARDA DAHA SERBEST KALDIM
Yılan serisinde kendiliğinden farklı teknikler çıktı ortaya. Daha organik formlar oldu. Tabii ki biçimler içeriğe göre hep değişiyor. Ama bu kez daha serbest kaldım. Sarmal formlar, birbiri içindelikler, negatifler-pozitifler, varlık-yokluk arası hikayeleri çok daha güzel kullanabildim. Mesela yılanlı şamandaki yılan formu, bir sactan bürülmedir ama çok hacimli görünüyor. Derinlik kazandı kendiliğinden form, ben de şaşırdım. Aslında çift yapayım, hacimli olsun diyordum ama gerek bile kalmadı. Şamanın ruhani yanını delikli bir sacla temsil edince enteresan bir heykel oldu. Bir tarafı çok katı, bir tarafı çok transparan. Form denemesi açısından iyi bir yere götürdü beni. Bu seride kendimde yeni bir şey keşfettim. Zaten her sergide biraz daha ustalaştığımı hissediyorum.

EN MÜTEVAZİ SERGİM OLDU
Yılan hikayeleriyle ilgili daha pek çok konuyu işleyemedim. Kendi yılan korkumu anlatan bir heykel yapacaktım yetişmedi. Bunun dışında aşık yılan ve kıskançlık hikayelerini de heykelleştirmeyi düşünüyorum. Çünkü kıskançlığı da anlatır bir yılan. İnsanlar yoğun kıskançlıklarından kendilerine acı çektiriyorlar. Sanki yılanı alıp kendilerini zehirletir gibi. Öyle bir acı... Büyük bir taşta başlamıştım ama henüz yapamadım. Sanırım buradaki sergiye şimdiye kadarki en mütevazi sergim diyebilirim. Hepsi biraz küçük oldu gibi geliyor bana. Bundan sonra büyük heykeller geri geliyor.

İLHAN SELÇUK PENCERESİNDEN
AYDINLANMAYA BAKACAK
İlhan Selçuk heykeli yapacağım Beşiktaş Belediyesi için. Gelecek yıl, Akmerkez'in arka tarafındaki villaların arasındaki kavşağa yerleştirilmesi planlanıyor. Yaklaşık 5 metre yüksekliğinde, bronz-taştan bir heykel düşünüyorum. Formunu da çoktan tasarladım. Aydınlanma hareketinin önde gelenlerinden biriydi İlhan Selçuk. İnanmış, kararlı, başından beri bunu savunan, her şekilde bundan vazgeçmeyen bir adam. Köşesi de "pencere" diye düşünürken, aslında aydınlığa açılan bir pencere önünde duruyor diye düşündüm. Dışarıyı seyrediyor. Orada da aydınlanma hareketinin kitlesel yürüyüşleri var. Açık pencereden bunun yansımasını göreceğiz, karşıdan da İlhan Selçuk bize bakıyor olacak. Beşiktaş Belediyesi bundan vazgeçse bile kendim için bu heykeli yapmak istiyorum.

**Mehmet Aksoy’un “Yılan Hikayeleri” sergisi 4 Aralık'a kadar pazar hariç her gün Evin Sanat Galerisi’nde görülebilir. Tel: 0212 265 81 58.

(Deniz İNCEOĞLU / Fotoğraflar: Senih GÜRMEN - 22.10.2010 - Hürriyet Keyif)

8 Ekim 2010 Cuma

NELER DUYDUM...

* Die Zeit geçen hafta Robbie Williams'la röportaj yapmış. Söylenene göre ünlü olmasını sağlayan Take That grubuna kesin dönüş yapmış. "Bu durum solo kariyerinizin sonu anlamına mı geliyor" sorusuna ise "Hayatıma yeni bir başlık açıyorum.
Önümüzdeki 18 aylık programım zaten hazır. Sonrası için her şey hayal edilebilir" diyor. Hayranlarına duyurulur.

* Tiyatro Artı, uzun zamandır Harbiye'deki bir garajı kendine tiyatro sahnesi olarak kurmaya çalışıyor. Mekân Artı adını verdikleri sahnenin bugün, Kök adlı oyunla açılması planlanıyordu. Ama ne yazık ki bazı aksaklıklardan dolayı açılış, kasım ayının başına ertelendi.

* İstanbul Kültür Sanat Vakfı'ndan yeni bir açılım var; Uluslararası İstanbul Tasarım Bienali. Tasarımı daha iyi anlamak, anlatmak ve tartışma konuları yaratmayı hedefleyen vakıf, yeni bienali 2012'de düzenlemeyi planlıyor.

* Heykel alanında yaşayan en önemli sanatçılarımızdan Mehmet Aksoy, şu sıralar o görkemli ev-atölyesinde yeni sergisi için hazırlanıyor. 21 Ekim'de Evin Sanat Galerisi'nde açılması planlanan serginin adı Yılan Hikayeleri. Sanatçı son bir buçuk yıldır bu seri üzerinde çalışıyormuş.

* Amazon sitesi yüzünden bu aralar Amerika e-kitap piyasasında büyük tartışma var. Çünkü Ken Follet'in "Fall of Giants" adlı kitabının hard cover versiyonu 19.30 dolarken, e-kitabı 19.99 dolar. Bu durum herkesi isyan ettiriyor. Ne de olsa e-kitap okuyucuları uzun zamandır kitapları olduğundan çok daha ucuza okuyor. Aynı durum James Patterson'ın Don't Blink kitabında da geçerli. Bakalım daha neler göreceğiz...

* Tiyatro Tiyatro Dergisi'nin 8. Tiyatro Ödülleri bu pazartesi Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde açıklanacak. Davete Yıldız Kenter, Zuhal Olcay, Yetkin Dikinciler, Ahmet Levendoğlu, Demet Evgar, Ahu Türkpençe, Şehsuvar Aktaş gibi isimlerin katılması bekleniyor.

* Geçenlerde New York'a giden bir arkadaşım anlata anlata
bitiremedi, müzeleri nasıl da profesyonel bir şekilde gezdiğini. Profesyoneli nasıl oluyor ki dememe kalmadan başladı anlatmaya. Meğer İstanbul'da New York'a gitmeden önce bir şirketle anlaşmış; Art Smart. Şirket New York'ta. Ama dünyanın neresinden ararsanız arayın size randevu veriyorlar. Uzman oldukları müzeler arasında the Metropolitan Museum, Museum of Modern Art, American Museum of Natural History var. Eğer daha da fazlasını isterseniz, size büyük çaplı bir Avrupa müzeleri turu düzenleyebiliyorlar. www.artsmart.com


(Deniz İNCEOĞLU - Hürriyet Keyif - 9.10.2010)

28 Eylül 2010 Salı

Sting keşfetti dünya hayranı oldu


Kültür başkenti İstanbul'da Map İletişim sayesinde yepyeni bir müzik aktivitesi başlıyor: Good Music in Town. İlk konuğu ise 8 Ekim'de Sting’in Londra’da küçük bir barda keşfettiği, dünyaca ünlü trompetçi Chris Botti olacak. Üç albümü birden Billboard Caz Albümleri listesine 1 numaradan giriş yapan Botti’nin bugüne dek canlı kayıt ve performans yaptığı sanatçılar arasında Frank Sinatra, Sting, Josh Groban, Andrea Bocelli, Paul Simon, Joshua Bell, Joni Mitchell, John Mayer, Michael Buble ve Aerosmith’in vokalisti Steven Tyler var. Botti, Haliç Kongre Merkezi'ndeki konserde ise, “My Funny Valentine" şarkısını Fahir Atakoğlu'yla birlikte çalacak. Botti'yle müziğe nasıl başladığını ve hayatını konuştuk.

Gençlik yıllarınızdan bahseder misiniz, nasıl bir ailede büyüdünüz?
- Annem hep yanımda oldu. Her hafta beni arabasıyla özel trompet dersine götürürdü. Annemden bana kalan en önemli şey, disiplin duygusu ve bir şeyi ciddiye alma hissi olmuştur. Bunun için ona her zaman teşekkür borçluyum. Müzikle tanışmama da o vesile oldu. Küçük yaşta beni müzikle kaynaştırdı. Zaten kendisi de piyano çalardı.
Peki, hep trompet mi vardı?
- Annem piyano çaldığı için beni ilk önce onunla tanıştırdı. Ama her çocuk gibi itiraz edip farklı bir şey yapmak istedim. Bu dönemd televizyonda Doc Severinsen’i izledim ve trompet çalmanın havalı olacağını düşündüm. Bir iki yıl sonra, 12 yaşımda, Miles Davis’in “My Funny Valentine" parçasını duydum ve o anda bir caz sanatçısı olmak istediğimi anladım. Bugün hâlâ her gün Miles Davis dinliyorum ve onun müziğini takip ediyorum.

STING'DEN GÜNDELİK İŞLERDEKİ TUTKUYU YAKALAMAYI ÖĞRENDİM
Sting sizi keşfettiğinde hayata dair ne tür hayalleriniz vardı? Müzikte profesyonel olmayı düşünüyor muydunuz?
- Sting ve eşiyle birlikte kurup destekledikleri Gökkuşağı Vakfı'yla tanıştık. İlgi alanlarımız o kadar benzeşiyordu ki, hemen arkadaş olduk. Bir yıl sonra, bir turne için grubuna katılmamı istedi, kabul ettim. Bu olay mesleğe atılmama sebep oldu ve bugün gelmiş olduğum noktadan dolayı Sting’e sonsuz minnettarım.
Müziğe yeni başladığınız dönemde kimlerden etkileniyordunuz?
- Freddy Hubbard, Clifford Brown, Chet Baker, Wynton Marsalis gibi tüm büyük trompet sanatçılarının yanı sıra, Miles Davis’ten çok etkilendim. Ayrıca, Frank Sinatra gibi ses sanatçılarını ve Sting, Peter Gabriel, Joni Mitchell, Paul Simon gibi daha çağdaş sanatçıları da sayabilirim.
Milyonların hayran olduğu pek çok ünlü sanatçıyla çaldınız. Bunlardan sizi en çok etkileyen kimler oldu?
- Şüphesiz ki bana tanıdığı fırsatlar dolayısıyla kariyerimin büyük bir bölümünü Sting’e borçluyum. Ondan öğrendiğim en önemli şey, sabah uyanmak, prova yapmak, yoga yapmak, grupla bir yerden bir yere gitmek gibi gündelik işlerde tutkuyu yakalamak oldu. Birçok yönden, kariyerimi Brand New Day turnesinde Sting’le birlikte çalıştığımız o iki üç yıl boyunca öğrendiklerimle şekillendirdim.
Peki, onunla unutamadığınız anınızı anlatır mısınız?
- Sting, grubunda çaldığım günlerde bile, benimle solo yaparak kendimi gösterme fırsatı tanıdı ve kariyerime muazzam destek oldu. Ama beni asıl ben yapan, bu işe sevk etmesi oldu. Üstelik dünyanın her yerinde kendisinden önce sahne alma fırsatını tanıması, kariyerime sıkı bir başlangıç yapabilmemi sağladı. Her zaman en büyük destekçim ve en iyi arkadaşım oldu.
Hayatınız sadece trompet üzerine mi kurulu?
- Evet! Örneğin geçen yıl Los Angeles’ta ev almadan önce, içinde her şeyimi barındıran tek bir bavulla sekiz yıl geçirdim. Sahip olduğum tüm eşya o tek bavula, trompet çantama ve küçük bir seyahat çantasına sığıyordu. Hayatım bundan ibaretti. Bir köpeğe, kız arkadaşa, eşe, kediye, otomobile... hiç yer yoktu. Yaptığınız işe gönülden bağlı değilseniz bu şekilde yaşayamazsınız. Çok zorlu bir programım var. Yılın 300 günü yollardayız ve ben buna bayılıyorum. Üstelik, dünyayı dolaşarak muhteşem grubumla bu düzeyde müzik yapabildiğim için çok şanslıyım.

SOKAKLARDA KAYBOLMAYA BAYILIYORUM

Hangi konser unutulmazdı?
- Söylemesi zor çünkü o kadar çok seyahat ediyorum ki, çok nadiren konsere gidebiliyorum. Ama bir süre önce Winton Marsalis ve Lincoln Center Caz Orkestrası'nı izledim ve Marsalis muhteşem biri! Benim konserlerime gelince, yakın bir süre önce CD ve DVD halinde de çıkan Boston’daki iki gösteri meslek hayatımdaki en önemli olay oldu. Boston Pops ve bunca özel misafir sanatçıyla (Sting, Josh Groban, Yo-Yo Ma, Katharine McPhee, John Mayer, Steven Tyler) birlikte sahneye çıkabilmiş olmak asla unutamayacağım bir şey.
Müzikal anlamda yaptığınız en büyük hata neydi?
- Prova yapmamak! Günlük provalarımı atladığım sadece bir iki günde bile sahnede trompet benden nefret etti.
Sizce bestelerinizin en dikkat çekici yanı nedir?
- Trompetimin sesi en önemli unsur. Aradığım tonu yakalayabilmek üzere gevşeyebilme kabiliyeti de öyle. Çaldığım müzik aletinin yalnızlık içeren tonunu dünya çapında bir dinleyici kitlesiyle buluşturma şansına sahip oldum. Bunun son derece farkında olmam da büyük bir şans.
Müzik dışında sizi ne etkileyebilir?
- Spor ve politikadan gerçekten hoşlanıyorum.
Kendinize ayırabildiğiniz dönemlerde neler yapmayı seviyorsunuz?
- Seyahat etmediğim zaman her gün yoga yapıyorum. Büyük kentlerde yürümekten keyif alıyorum. Ayrıca, otelden çıkıp şehirde yürüyüp keşfederek kaybolmaktan ve ister yol sorarak, ister bir taksiye atlayarak bir şekilde otele geri dönmekten çok hoşlanıyorum.
Yakışıklı bir trompetçi olduğunuzdan sıkça bahsediliyor. Bunun etkilerini görüyor musunuz?
- Medyanın beni görünüşüme göre hangi sıraya koyduğuyla pek fazla ilgilenmiyorum. Her sahne sanatçısının bir imajı olur diye düşünüyorum. Mesela, Louis Armstrong’un mendili, Miles Davis’in takım elbiseleri gibi... Ve eğer görünüşüm insanların müziğimden keyif almasını sağlıyorsa, bu da harika bir şey! İnsanların CD’lerimi dinleyip, daha sonra grubumla çalarken gelip beni izlemelerinden son derece memnunum.

BİLETLER BİLETİX'TE
Ünlü trompetçi Chris Botti'nin Haliç Kongre Merkezi'ndeki konserinin bilet fiyatları 60-225 TL arasında, Biletix'te.


Map İletişim Selim Sefada
EKİM SONUNDA HANCOCK GELECEK

Good Music In Town fikrinin ana amacı, 2010'da Avrupa Kültür Başkenti olan güzel İstanbul’umuzda, kendi alanlarında dünyanın en önemli ve değerli sanatçılarının performanslarını yapmalarını sağlayacak bir platform oluşturmak. Sanatçıların seçimini yaparken uluslararası bilinirliği, kazandıkları ödülleri, yayınlanan albümleri ve dünya müzik endüstrisine katkılarını araştırarak karar verdik. İstanbul denildiği zaman akla ilk gelen tarihi yerlerden biri olan “golden horn” da bulunan Haliç Kongre Merkezi'nde düzenlenecek konserler, üç bin kişilik dünya standartlarında salonu ile müzik severleri ağırlayacak.
Caz Müziğinde, Dünyanın en önemli trompetçisi olarak sayılan Chriss Botti ile Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli müzik adamlarından, besteci ve piyanist Fahir Atakoğlu ile düet yaptırmayı başardık. Bunun yanı sıra yıllara meydan okuyan 12 Grammy, 1 Oscar ve 5 MTV ödüllü caz piyanisti Herbie Hancock da ekim ayı sonunda konuğumuz olacak. Oldies & Goldies’de orjinal grup üyelerinden 2 kişinin hala performans sergilediği dünyanın en fazla tanınan grubu “ABBA the Show” aralık ayında İstanbul’da. Soul ve caz müziğinin yeni starı Vanessa Paradis şubat ayında performans sergileyecek.

(Deniz İNCEOĞLU - Hürriyet Keyif)

22 Eylül 2010 Çarşamba

Bir ineğin hayalleri

Kazara Milyarder!
Şu sıralar nereye gitsem elime bu kitap geçiyor. Kafelerde oturanlar onun üzerine konuşuyor. E tabii insan haliyle "Neymiş ki bu" diye merak ediyor.
İçine bakmaya gerek yok. Daha elinize alır almaz son yılların fenomeni Facebook'la ilgili olduğunu renklerinden hemen anlayacaksınız.
Kabaca bakıldığında, bu popüler sosyal a
ğ sitesinin nasıl kurulduğunu anlatıyor Kazara Milyarder. Ama aslında kapağın çevresine sarılmış kağıtta yazan tek cümlede kitabın ve Facebook'un tüm sırrı ortaya çıkıyor...
"500 milyon arkadaş edinmek için kaç kişiye ihanet etmek gerek?"
İlk okuduğumda ben de, "Aman canım niye düşman edineyim ki..." diye düşünmüştüm. Ama bu cümlede ve kitapta anlatılan bizim değil, Facebook'un kurucusu Mark Zuckerberg'in (26) arkadaşları, dostları...
Hayalleri uğruna dostlarından nasıl vazgeçtiğinin hikayesi.

DAHİ Mİ
SAHTEKAR MI
Belgin Selen Haktanır Us'un dilimize çevirdiği roman, Ben Mezrich tarafından büyük zorluklarla yazılmış. Çünkü Zuckerberg, onunla konuşmayı sürekli reddetmiş. Yazar da olayı, şimdiye kadar çıkan röportaj, dava tutanakları, kişilerin görüşleri ve çeşitli kaynakları inceleyerek çözmüş. Tüm olayları bir romana dönüştürmüş. Öykünün kahramanı ve herkes tarafından tanınan birkaç kişi dışında herkesin ismini farklı kullanmış.
Hikaye, 2003 Ekim'inde Harvard'da başlıyor. Eduardo Saverin ve Mark Zuckerberg, Harvard gibi bir okulda bolca bulunan, hazırlık okullarından gelme cilalı öğrenciler ve popüler efsaneler arasında dışlanan, iki lisans öğrencisidir. İkisi de, matematikte akademik bir yeteneğe ve kadınlara karşı da eblehliğe varan bir anti-sosyalliğe sahiptir. Eduardo sosyal kabul görme ve cinsel başarının yolunun, üniversitenin ünlü bitiriş kulüplerine girebilmek olduğunu düşünür. Aklı da hep paraya çalışır. Mark ise bir bilgisayar dâ
hisidir. Genç adam, yaz kış ayağında terliklerle ortalarda dolaşır, hiç kimseyle kolay diyalog kurmaz. Zamanının çoğunu bilgisayar başında geçirir. Bu arada Harward’da yelken takımının gözdesi olan ikiz kardeşler, Tyler ve Cameron Winklevoss, Harward ortamında insanların birbiriyle tanışmasını kolaylaştıracak bir internet sitesi kurmayı düşünür ve Mark'la görüşürler. Fakat aralarında bir anlaşma yapılmadığı gibi bir para alışverişi de olmaz. Bir gece Eduardo, Mark’a iki kız bulduğunu, dördünün birlikte çıkabileceklerini söyler. Ama gece Mark için başarısız geçer. Duruma bozulan Mark, hışımla döndüğü öğrenci evinde bilgisayarının başına oturup okulun veri tabanına girer. Harward’daki kızlardan intikamını alacak bir fikir bulmuştur. Tek tek kızların resimlerini bulur, The Facemash adını verdiği siteye yerleştirerek onları güzellik oylamasına açar. Önceleri sadece kendi arkadaşları arasında yapılan bu oylama, giderek popüler olunca sitenin link’i elden ele dolaşır. Birkaç gecede yüzlerce öğrenci siteye üye olur, çok geçmeden sitenin ünü Harward sınırlarını da aşar. Mark sitenin ismini The Facebook olarak değiştirmiştir bile... Artık yetersiz kalan bilgisayarların yenilenmesi için Eudardo, Mark’a 1000 dolar verir. Eudardo artık Facebook’un ilk yatırımcısı olmuştur. Facebook popüler olunca Winklevoss kardeşler Mark’ı onların fikirlerini çalmakla suçlar. Fakat bu sırada Mark, fikrini Silikon Vadisi'nde geliştirme peşindedir... Mark’la işin en başında yaptıkları anlaşma gereği Facebook’un ortağı olan Eduardo, büyük yatırımcıların devreye girmesiyle anlamadığı sözleşmelere imza atar ve devre dışı kalır. Bu sırada Mark ise mankenlerle gününü gün etmektedir.
İşte tüm bunlar bu entrikalı hikayenin, Facebook gerçeğinin küçük bir parçası. Belki de sorulması gereken asıl soru: Mark Zuckerberg bir dahi mi, yoksa arkadaşlarına ihanet edip başkalarının fikr
ini çalarak bugün dünyanın en genç zenginlerinden olan bir sahtekar mı? Bunun kararı size kalmış...

FİLMİNİ DE İZLEYİN
Kazara Milyarder, Yedi, Dövüş Kulübü ve Benjamin Button’ın yönetmeni David Fincher tarafından filme de çekildi. İsmi Sosyal Ağ (The Social Network). Oyuncular arasında Jesse Eisenberg ve Justin Timberlake gibi isimler de var. Türkiye'de 22 Ekim'de gösterime girecek. Meraklısına duyurulur!

(Deniz İneoğlu - 18.09.2010 - Hürriyet Keyif)